KPSS Eğitim bilimleri Piaget Ahlak Gelişimi

Ana Sayfa » DÖKÜMAN » Ocak ayı belirli gün ve haftalar,Veremle Savaş Eğitimi Haftası

Ocak ayı belirli gün ve haftalar,Veremle Savaş Eğitimi Haftası

Veremle Savaş Eğitimi Haftası, Enerji Tasarrufu Haftası, Cüzzam Haftası, Enerji Tasarrufu Haftası, Gazeteciler Günü, Dünya Cüzzam Günü, Dünya Gümrük Günü

 
24 Ekim 2012 Çarşamba 10:20
Okunma: 2613
Yorum YapYazdır
 
Ocak ayı belirli gün ve haftalar,Veremle Savaş Eğitimi Haftası

ÖNEMLİ HAFTALAR

Ocak ayının ilk haftası : Veremle Savaş Eğitimi Haftası
Ocak ayının ikinci haftası : Enerji Tasarrufu Haftası
25-31 Ocak : Cüzzam Haftası


ÖNEMLİ GÜNLER
10 Ocak : Gazeteciler Günü
25 Ocak : Dünya Cüzzam Günü
26 Ocak : Dünya Gümrük Günü

ÖNEMLİ HAFTA VE GÜNLERE İLİŞKİN BİLGİLER

Veremle Savaş Eğitimi Haftası

İnsanların sağlığı için en tehlikeli hastalıklardan biri de veremdir. Verem hastalığına halk arasında ince hastalık, tıp dilinde tüberküloz denir. Bulaşıcı bir hastalık olan verem mikrobunu Robert Koch adında bir Alman doktoru bulmuştur. Onun için verem mikrobuna Koch Basili denir.

Bu mikrop insan vücuduna solunum ve sindirim yoluyla girer. Çabuk fark edilip önlem alınmazsa vücudu kemirir, zayıflatır. Ölüme neden olur.

Mikroplar hangi organa yerleşirse hastalık o organın adı ile anılır. Akciğer veremi, kemik veremi, gırtlak veremi, deri veremi, ilik veremi.. gibi.

Verem, insandan insana, hayvandan insana geçer. En yaygın olanı akciğer veremidir. Tıp bilimi ilerledikçe verem mikrobunu yok edici ilaçlar yapıldı. İnsanları bu hastalıktan korumak için aşılar bulundu. Verem aşısına B.C.G. aşısı denir.

Verem aşısı ülkemizde ilk kez 22 Aralık 1952 tarihinde yapılmaya başlanmıştır. Bu aşıyı sağlık kuruluşlarında bütün insanlar ücretsiz olarak yaptırabilir. Zaman zaman kent, kasaba ve köylerde B.C.G. aşı kampanyaları açılır, aşı yapılır. Bu aşı okullarda öğrencilere de uygulanır.

B.C.G. aşısı yapıldığında verem mikropları vücudumuza girse de bizi hasta etmezler. Son yıllarda verem hastalığı ile yapılan savaş başarıya ulaşmış, hastalık önemli ölçüde azalmıştır.

Yurdumuzda veremle savaşmak, kişilerin vereme yakalanmasını önlemek, hasta olanları sağlığa kavuşturmak amacı ile Verem Savaş Dernekleri kurulmuştur..verem Savaş Dernekleri; halkı verem tehlikesine karşı uyarır. Onları bu konuda aydınlatır. Hastalanmamak içi neler yapılması, nelerin yapılmaması konusunda bilgi verir.

Veremli hastaların sanatoryum denilen verem hastanelerinde iyileştirilmelerini sağlar. Ayrıca zayıf yapılı, kolaylıkla vereme yakalanabilir kişilerin prevantoryum denilen dinlenme yerlerinde bakımlarına yardımcı olur.

VEREMDEN KORUNMAK İÇİN ALINACAK ÖNLEMLER

1. Havasız yerlerde kalmamalıyız.
2. Dengeli beslenmeliyiz.
3. B.C.G. verem aşısını yaptırmalıyız.
4. Veremli hastaların eşyalarını kullanmamalıyız.
5. Veremli hastanın tabağından yemek yememeli, bardağından su içmemeli, kaşık ve çatallarını kullanmamalıyız.
6. Öksüren, hapşıran insanlardan uzak durmalıyız.
7. Açık ve temiz havada dolaşmalıyız.

VEREM HASTALIĞININ BELİRTİLERİ

1. Geceleri terleme ve hafif ateşlenme,
2. Kesik kesik öksürükler,
3. Halsizlik ve devamlı yorgunluk hali.
4. İsteksizlik
5. İnsan vücudunda zayıflama belirir. Zayıflama ilk iki ay içerisinde yavaş, sonraki aylarda daha hızlı görülür.

VEREM AŞISINI BULAN (Robert Koch)

Robert Koch 1843 Aralığında Orta Almanya’nın bir köyünde doğdu. Bu dağ köyünde çocuklar oyun oynamak için kalabalık gruplar meydana getirirlerdi. Bir madencinin oğlu olan Koch da bunlarda biriydi, fakat bu çocuk bütün arkadaşları gibi gruplar içinde oynamanın yanı sıra sık sık yalnız başına kalıp çevresini incelemekten çok hoşlanırdı. Robert Koch çiçeklerin, böceklerin adlarını öğreniyor, kelebekleri inceliyor ve bu hayvanları hareket ettiren gücü araştırıyordu. Bir hamam böceği nefes alıp verebiliyor muydu ? Yüreği var mıydı ? Küçük Koch gelecekte bunları öğrenmeyi kafasına koymuştu.

İlk, orta öğrenimini başarıyla tamamladıktan sonra Tıp Fakültesine yazıldı. Ciddiliği ve çalışmasıyla dikkati çekiyor, eğlenceye hiç zaman ayırmayarak durmadan okuyor ve sistemli bir şekilde araştırıyordu. 1862’de Tıp Fakültesini başarıyla bitirerek Hamburg Hastanesi doktor yardımcılıklarından birine atandı.

Sabırlı, çalışkan bir kişi olan Doktor Koch, çevresindeki insanların kendisine üstün bir değer verdiklerini görüyor ve bu saygıyı kötüye kullanmayarak tükenmez bir çabayla araştırmalarına devam ediyordu. İnsanların hastalıkların pençesine düşmelerinden, birden bire sararıp solarak mum gibi eriyip gitmelerinden hayrete düşüyor, bunun nedenlerini öğrenmek istiyordu.

Bu soruların cevaplarının laboratuarındaki mikroskopta gizli olduğunu biliyordu. 1880 yılında Berlin Sağlık Kurulu’na atandı. Bu atama onun araştırmalarını genişletmesine yaradı. Gerçekten de işe başladıktan iki yıl sonra verem hastalığıyla ilgili ilk önemli araştırması yayınlandı.

1882 yılında bir gece hasta bir akciğer parçacığının dokuları içinde boyama usulüyle kahverengine boyanmış bir çok canlının kıpırdadığını gördü. İşte bunlar insanların bela olan verem hastalığının mikrobuydu.

Bu önemli buluş bütün dünya bili alanında büyük bir ilgiyle karşılandı ve büyük yankılar uyandırdı. Bu arada bir çok bilgin ve doktorla birlikte Hindistan, Afrika ve Japonya’ya geziye çıkan Koch, uyku hastalığı, malarya, tifüs gibi hastalıklar üzerinde incelemeler yaptı. Kolera hastalığını meydana getiren vibrion basilini buldu. Bütün bu keşiflerinden ötürü de 1905 Nobel ödülünü kazandı.

Yaşadığı sürece tıp konusundaki araştırmalarıyla insanlığa hizm-et eden, bir çok eser yayımlayan Dr. Koch, 67 yaşındayken 1910 yılında kalp yetersizliğinden öldü.

Enerji Tasarrufu Haftası

Enerjinin insan hareketinde, insanın günlük yaşantısında çok büyük bir yer tuttuğu muhakkaktır. Bu önemli ihtiyacın bilinçsiz kullanılması, insan geleceğine bir çok olumsuz etkiyi de beraberinde getirecektir. Enerjinin gereği kadar ve bilinçli olarak kullanılmasını sağlamak için her yıl 11 – 18 Ocak tarihleri arasında Enerji Tasarrufu Haftası kutlanır.

Hafta içinde, bütün yurtta enerji tasarrufu ile ilgili toplantı ve açık oturumlar düzenlenir. Radyo ve televizyonda enerji tasarrufunu işleyen programlar yayınlanır. Okullarımızda enerjide tutumlu olmanın önemi anlatılır. Alınması gereken önlemler belirtilir. Öğrenciler arasında enerji tutumu ile ilgili afiş, karikatür, resim ve kompozisyon yarışmaları düzenlenir. Bu yarışmalarda derece alanlara ödülleri dağıtılır. Bu çalışmaların amacı, enerjinin iyi kullanımını sağlamaktır.

Günümüzde enerjinin önemi gittikçe artıyor. Enerji iş görebilme, iş yapabilme gücüdür. İki tür enerji vardır. Durum enerjisi ve Hareket Enerjisi. Durum enerjisi cisimlerin durumu nedeniyle sahip olduğu enerjidir. Cismin hareketi sırasında oluşan enerjiye de hareket enerjisi denir.

Evde, işyerinde, toplum yaşamının her alanında makineler kullanılır. Makineler insanların işlerini kolaylaştırır. Az emekle kısa sürede büyük işler görülmesini sağlar.

Evimizdeki buzdolabı, elektrik süpürgesi, çamaşır makinesi annemizin işlerini kolaylaştırır. Traktör çiftçilerin az zamanda çok iş yapmalarını sağlar. Kullandığımız araç ve gereçlerin, giyeceklerimizin çoğu fabrikalarda, makinelerle üretilir. Bütün makineler enerji ile çalışır. Makinelerden düzenli ve sürekli olarak yararlanabilmek için enerjiyi tutumlu kullanmak zorundayız.

Başlıca enerji kaynaklarımız; elektrik, su, güneş, kömür ve petroldür. Bu enerji kaynaklarından elektriği kendimiz üretiyoruz. Güneş ışığından ve sularımızdan doğal enerji olarak yararlanıyoruz.

Yalnız petrol ülkemizde yeterince çıkmadığı için petrolün yarısını dışarıdan alıyoruz. Son yıllarda kömür rezervlerimizin azalması sebebi ile onu da dışarıdan ithal etmeye başladık. Bütün bu enerji alımları, ekonomimiz için ağır bir yüktür. Dış satım gelirimizin büyük bir bölümü petrol alımına harcanıyor. Ulusal ekonomimizin düzelmesi için enerjiyi tutumlu kullanmak zorundayız. Enerjinin yetersizliği, üretimin düşmesini, yurt ekonomisini ve günlük yaşantımızı etkilemektedir.

Enerjide tutum, sınırlı enerji kaynağının en verimli biçimde kullanımıdır. Gereksiz enerji tüketiminin ve kayıplarının azaltılmasıdır. Enerjide tutum aynı işi daha az enerji ile yapmaktır. Enerji Tutum Haftası içinde öğrendiklerimizi yaşam boyu uygulayalım. Evimizde boşa yanan lambaları söndürmeyi unutmayalım. Bozuk musluklarımızı onaralım. Suyumuzun boşa akmasını önleyelim, izlemediğimiz program süresince televizyonu ve radyoyu kapatalım. Kışın pencere yalıtımlarına daha çok özen gösterelim. Enerji tasarrufu konusunda öğrendiklerimizi, dinlediklerimizi ömür boyu uygulayalım.

Cüzzam Haftası

1876’da Norveçli bilim adamı Armauer Hansen tarafından keşfedilen cüzzam mikrobu öncelikle, deri ve siniri tutarak belirtilerini gösteren kronik seyirli bir enfeksiyon hastalığıdır.

Ülkemizde cüzzam hastalığı sosyal hastalıklar arasında sayılmaktadır. Her yeni bulunan hasta yaşamlarının sonuna kadar değişik gereksinimlerinin çözümlenmesi ve çevrelerinin kontrolü açısından kayıt altında tutulmaktadır. Yaklaşık 20 yıl içinde yapılan çalışmalarla birlikte ön çalışmaların başladığı 1983 yılından 2002 sonuna kadar ülkemizde toplam 561 yeni hasta kayda alınmıştır.

Halen 2002 yılı sonu verilerine göre ülkemizde 2605 hasta bulunmakta ve bunlar kontrol altında tutulmaktadır. Bu hastaların yaş ortalaması 60.50’dir.

Hastaların % 60.96’ini oluşturan 1588 hasta, lepranın sakatlık sınıflamasına göre 2. derece (%60) ve daha üzerinde olmak üzere sakattır. Yine aynı verilere göre 2002 yılı sonunda lepra tedavisi süren hasta sayısı 42’dir.

LEPRA hastaları daha çok kırsal kesimdeki yoksul hastalardır. Sağlık hizmetlerinden yeterince yararlanamamış bir kesimde yoğunlaşmaktadırlar. Genellikle çok çocuklu ailelerde yaygındır. Tek odada yaşayan, aynı kaptan yiyen, yetersiz ve tek tip beslenen, direnci düşük ailelerde enfeksiyon daha çabuk yayılır. Aile içinde uzun süre yakın temasta bulunulduğunda, hastalık, direnci düşük doğmuş küçük çocuklara geçiyor. Lepralı, tedavisini sürdürmüyorsa, sürekli öksürüp hapşırıyorsa başkasına bulaştırma olasılığı var; verem gibi. BCG verem aşısı, yüzde 60 düzeyinde lepra mikrobundan da kişiyi koruyor. Genetik yatkınlık da lepra hastalığının ortaya çıkmasında önemli bir faktör.

CÜZZAM HASTALIĞI NASIL YAYILIR?

Verem hastalığını yapan basille hemen hemen aynı türde olan bu mikroba karşı doğal bağışıklığın bulunmaması (İnsanların tümüne yakınında bu doğal bağışıklık vardır. Doğal bağışıklığın olmaması hali, insanlara kendinden önceki soylarından geçen bir özelliktir. Bu bağışıklık halini bir testle anlamak olasıdır.) ve cüzzam mikrobu taşıyan bir hastayla uzun süreli ve yakın temas halinde olmak sonucunda hastalığa yakalanmak mümkündür. Erken teşhis ve tedavi edildiğinde kesinlikle iyileşen ve bildirimi zorunlu bir hastalıktır. Hastalığın tek taşıyıcısı insandır.

CÜZZAMIN BELİRTİLERİ NELERDİR?

Aşağıda sıralanan belirtilerden bir veya bir kaçı cüzzam hastalığını düşündürmelidir:

- Vücudun herhangi bir yerinde deriden açık renkte, oval veya yuvarlak, kabarık olmayan, hiçbir şikâyet yaratmayan kepeksiz, bazen hafif duyu kusuru gösteren leke.
- Çocuklarda ve gençlerde burunda sürekli tıkanma ve sık sık tekrarlayan burun kanamaları
- Deri üzerinde bir veya daha fazla kabarık plak şeklinde, kılsız, terlemeyen, kepekli, mutlaka duyu kusuru olan lezyonlar
- Belirli yerlerde özelikle ön kol iç yüzeyde duyu eksilmesi
-4. ve 5. parmakların elde içe kıvrılması, avuç içi kaslarda erime başlaması, kol ve bacak sinirlerinde kalınlaşma ve ağrılı olmaları
- Kaşların uçlardan dökülmesi
- Vücutta pek çok yerlerde basilli nodüller
- Yüzde ödem, alın derisi ve kulakların morumsu kabarık ve sert nodüllerle dolması
- Diz ve dirseklerde yara izleri
- Alt göz kapaklarının kapanmaması

HASTALIĞIN TEDAVİSİ

Teşhisi gecikmiş ve hiç veya düzenli tedavi görmemiş durumlarda 10–15 yıl sonra sakatlıklar gelişir. Hastalıkların ilk teşhis ve tedavileri deri hastalıkları uzmanı bulunan devlet hastanelerinde yapılır.

Aynı verem tedavisinde olduğu gibi en az üç ilaçtan oluşan bir kombine tedavi ile en çok 2 yıl içinde hastalar tamamıyla tedavi edilmektedir.

Tedavide etkin ilaçların varlığı ve bulaşıcılık baskı altına alınabildiğinden hastalar sadece ön tedavi için hastaneye yatırılır ve şekil bozukluklarının ameliyatla düzeltilmesi yoluna gidilebilir.

TÜRKİYE’DE CÜZZAM

Ülkemizde cüzzam ile mücadeleyle, ilk kez Prof. Dr. Mazhar Osman’ın 1919 yılında 40 kadar lepra hastası için Bakırköy Akıl Hastanesi’nde özel bir bölüm açmasıyla başlandı. Bu girişim, ülkemizdeki ilk cüzzam hastanesinin de temelini atan bir adım niteliğini taşıyor. Ancak cüzzamın ülkemizde kontrol altına alınması konusundaki en kapsamlı girişim, 1976 yılında İstanbul’da Prof. Dr. Türkan Saylan ve arkadaşlarınca kurulan Cüzzamla Savaş Derneği olarak kabul ediliyor.Ayrıca Ankara’da da Cüzzam Savaş ve Araştırma Derneği adında gönüllü örgütler bulunmaktadır.

Ankara’daki dernek Lepra Mecmuası adıyla bilimsel bir yayın organı çıkarmaktadır. İstanbul’daki dernek ve vakıf ise çeşitli sosyal etkinlikler yaparak ve yardımseverlerle ilişkiye geçerek hastaların sosyal sorunlarını çözümlemek, ekonomik açıdan yardımcı olmak, hasta çocuklarının eğitimlerini sürdürmeleri amacıyla burs vermek, hastalara iş bulmak ve özellikle kendi yaşadıkları çevrede üretken hale getirmek için yoğun çaba harcamaktadır. Tüm merkezler ve gönüllü kuruluşlar Sağlık Bakanlığı ile işbirliği yaparak her yıl Ocak ayının son haftasında Cüzzamla Savaş Haftası düzenlemektedirler. Tüm dünyada her yıl ocak ayının son pazar günü Devlet Sağlık Örgütü’nün önerisiyle "Dünya Cüzzam Günü" olarak anılmaktadır.

Gazeteciler Günü

1961 yılında gazetecilerin çalışma haklarında önemli iyileştirmeler getiren 212 sayılı Yasa'nın yürürlüğe girmesi üzerine, 9 gazete sahibi, yasayı protesto etmek için 3 gün boyunca gazeteleri yayımlamama kararı aldılar. Bu gelişme karşısında, gazeteciler 10 Ocak 1961 günü haklarına ve basın özgürlüğüne sahip çıkmak amacıyla Sendika binası önünde toplanarak Vilayet'e kadar bir yürüyüş yaptılar. Gazeteciler, patronların boykot kararı karşısında ise Sendika'nın öncülüğünde, BASIN adıyla kendi gazetelerini 11–12–13 Ocak 1961 tarihlerinde yayımladılar.

O tarihten sonra 10 Ocak, "Çalışan Gazeteciler Bayramı" olarak kutlandı. 1971 yılındaki 12 Mart müdahalesinden sonra ise çalışanların hakları ve basın özgürlüğüne getirilen kısıtlamalara tepki olarak 10 Ocak, "Bayram" olmaktan çıkarıldı ve "Çalışan Gazeteciler Günü" olarak anılmaya başladı.

Basın deyince, gazeteler, televizyonlar, radyolar, dergiler ve yazılı haber bültenleri aklımıza gelir değil mi? organları olmasaydı Edirne'deki veya Kars'taki bir olaydan nasıl haberimiz olabilirdi? Hatta "Dünya Kupası" maçlarını anında izleyebilir miydik? Peki, ülkemizden binlerce kilometre uzakta olan Avustralya'daki veya Almanya'daki bir olaydan hiç haberdar olabilir miydik?

Dünya'da ve ülkemizde yaşanan olaylardan basın-yayın organları aracılığıyla çok kısa bir süre sonra haberdar oluruz.

Gazeteciler Günüyle, basın organlarının yayın yapma ve halka bağımsızca haber verme özelliğine dikkat çekilmesi amaçlanmaktadır.

Dünya Gümrük Günü

Gümrük Terimi

"Lehçe-i Osmaniye" adlı kitapta "Gümrük" kelimesi, Rumca'dan alınmış ve emtiaya ilişkin rüsumun idare mahallinin ismidir diye tanımlanmış ise de, "Gümrük" kelimesinin Rumca'dan alınma olmayıp, Latince'de ticaret manasına gelen "Commercium" kelimesinden alınmış olduğu anlaşılmaktadır. Zira, gümrük resminin ticaret eşyasından alınan bir vergi olduğu gözönüne alındığında, kelimenin manaya uygunluğu ortaya çıktığından, bu adlandırmanın esasen daha uygun bulunduğu açıktır.

Fransızlar "Gümrük"e "Douane" derler. İtalyanca "Dogana" kelimesinden alınmıştır ki, Venedik ve Cenova Cumhuriyetinin Birinci Hakimi'nin ünvanı olan "Doge" adına, hazineye gelir temin etmek için, Venedik'te uygulamaya konulan verginin ismi olmuştur. Venedikliler Ortaçağ'da ticarette büyük gelişme kaydettikleri zaman, bu rüsum uygulamaya konulmuş ve giderekten "Gümrük" kelimesi, hem idarenin ismi (ism-i mekan) ve hem de verginin ismi (ism-i fiil) olarak kullanılmaya başlanılmıştır.

Zamanının ünlü yazarlarından Veyh'in sözlerine göre "Douane" kelimesi, gerek Farisi ve gerekse Arabi "Divan" kelimesinin aynısı olup, Ortaçağ'da Arap gümrüklerine gelen ticari emtiaya ilişkin rüsumun alınmasına memur edilen görevlilerin tamamı anlamına gelen ve "Divan" şeklinde adlandırılan bu ibarenin, o zamanki Latince'ye "Dogan"a şeklinde geçtiği ve oradan da Fransızca'ya "Douane" şeklinde geçerek, dillere yerleşmiş bulunduğu anlaşılmaktadır. ( Süleyman Sudi/Mehmet Ali Ünal (Osmanlı Vergi Düzeni/Defter-i Muktesid))

Cumhuriyet Dönemi

İkinci Meşrutiyet Dönemi'nde teşkilatın yapısında değişiklik yapılması ve gümrüklerin Umum Müdürlük şeklinde Maliye Vekaleti'ne bağlanmasından sonra, gümrüklerin bu teşkilat yapısı Cumhuriyetin ilk dokuz yılında da aynen sürdürülmüştür.

Ancak, Cumhuriyet dönemi gümrüklere sahip çıkılan ve gümrüklerle ilgili köklü tedbirlerin alındığı bir ayrı dönem olmuştur.

Cumhuriyet döneminin başlangıç yıllarında gümrük mevzuatı çeşitli kanun, kararname ve tefsirlerle oldukça dağınık bir uygulama içinde idi. Cumhuriyetin ilk dokuz yıllık döneminde, önce, müeyyide olarak yeterli bulunmasa da, 1126 ve 1510 sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanunlar yürürlüğe konulmuş; Yeni Gümrük Tarifesini hazırlamak üzere Bakanlar Kurulu Kararı ile bir komisyon kurulmuş ve sonuçta, spesifik sistemi esas alan 1.6.1929 tarihli 1499 sayılı ilk "Gümrük Tarifesi Kanunu" 1 Ekim 1929 tarihinde uygulanmaya başlanılmıştır. Böylece gümrük mevzuatı ilk defa bir bütünlük kazanmıştır. Bu Kanunun büyük bir bölümünü oluşturan "Gümrük İthalat Umumi Tarifesi Cetveli" Türkiye'ye getirilecek eşyanın her 100 Kg.ı üzerinden vergi alınmasını öngören bir düzenleme ile hazırlanmıştı.

Bugün yürürlükte olan ve vergilendirmede "Advalorem" esasını getirmiş olan "Gümrük Giriş Tarife Cetveli" ise, 14.5.1964 tarihli 474 sayılı Kanundur.

Tarife kanunlarından ayrı olarak yayınlanan ilk Gümrük Kanunu da 2.5.1949 tarihli 5383 sayılı yasadır.

1499 sayılı Gümrük Tarifesi Kanunu'nun 1.10.1929 tarihinden itibaren uygulanmaya başlanması ve gümrük resimlerinin de arttırılmış olması nedeniyle, kaçakçılık olaylarında da artışlar görülmüş ve kaçakçılık olayları güney sınırlarımızda büyük boyutlara ulaşmıştır.

Bunun üzerine, gerek gümrük hizmetlerinin daha iyi bir şekilde yürütülmesinin temini ve gerekse kaçakçılıkla mücadelede etkinlik sağlanması yönlerinden, bir dizi tedbirler alınması gerekliliği duyuldu. Bu tedbirler cümlesinden olmak üzere, 27 Temmuz 1931 tarihli 1841 sayılı Kanunla, güney sınırlarımızda, yarı askeri bir hüviyet gösteren Gümrük Muhafaza Umum Kumandanlığı kuruldu.

Bu tedbirler meyanında, Gümrük Teşkilatının idari yapısında da çok önemli bir değişikliğe gidilerek, 29 Aralık 1931 tarihli ve 1909 sayılı Kanun'la Gümrük ve İnhisarlar Vekaleti kuruldu.

Ayrıca, 1917 sayılı kanunla Gümrük Muhafaza Umum Kumandanlığı ve 1989 sayılı kanunla da o tarihte Maliye Bakanlığına bağlı bulunanTekel İdare ve İşletmeleri, yeni kurulan Gümrük ve İnhisarlar Vekaleti'ne bağlandı.

Böylece, gümrükler 1861 yılında Rüsumat Emaneti organizasyonu adı altında doğrudan Sadrazamlığa bağlı olarak yönetilirken, Rüsumat Emaneti'nin 1909 yılında kaldırılarak Rüsumat Umum Müdürlüğü olarak Maliye Bakanlığı'na bağlanması uygulamasından, 22 yıl sonra vazgeçilmiş ve gümrükler, tekel idaresi ile birleştirilerek bir Bakanlık çatısı altında yeniden organize edilmiş oldu.

Yeni oluşuma gidilmesi nedeninin, kaçakçılıkla etkin bir şekilde mücadele edilebilmesinin yanında, gümrük ve tekel hizmetlerinin de en iyi bir şekilde yürütülmesinin sağlanması olduğunu, Gümrük ve İnhisarlar Vekaleti'nin kuruluş gerekçesinden anlıyoruz.. Sözüedilen gerekçede;

"Gümrük muamelatının aldığı hususi ehemmiyet, inhisar işlerinin kesbettiği vüs'at, kaçakçılık için alınacak ciddi tedbirler, btün bu işlerin Maliye Vekaletinin asli hizmetlerinden ayrı olarak tedvir ve takibinde Devlet için daha faydalı olacağından, mesaisini münhasıran bu veçhelere tahsis eden bir Vekaletin teşkili muvafık görülmüş ve maruz muamelatın layık olduğu iktisadi ve inzibati noktalardan da bu teşekkülün Devlet için menfaatli olacağı teemmül edilmiştir.Vekalet teşekkülü adı altında toplanan Gümrük ve İnhisar işlerinin tevhit ve merkezi nakli neticesinde bütçeye ayrıca bir külfet tahmil edilmiyeceği aşikardır. Bu maksat ve gereklerle Gümrük ve İnhisarlar Vekaleti ünvanı altında ihdası faydalı görülen..." denilmektedir.

Kuruluştan dört yıl sonra Bakanlığın teşkilat ve vazifelerine dair kanun hazırlanmıştır. 2825 sayılı 9.10.1935 tarihli olan "Gümrük ve İnhisarlar Vekaleti'nin Teşkilat ve Vazifelerine Dair Kanun" hükümlerine göre, kuruluş sırasında Vekaletin ana hizmet birimleri Gümrükler Umum Müdürlüğü, İnhisarlar Umum Müdürlüğü ve yarı askeri görünümlü hüviyetteki Gümrük Muhafaza Umum Kumandanlığı'ndan oluşuyordu.

Vekaletin taşra teşkilatı ise, gümrük ve gümrük muhafaza kuruluşları ititbariyle Başmüdürlük, Müdürlük, Başmemurluk, Amirlik ve Memurluk şeklinde düzenlenmişti.

Diğer taraftan, aynı dönemde Gümrük ve İnhisarlar Vekaleti Teşkilat ve Vazifelerine Dair 2/14153 sayılı Nizamname de yayınlanmıştır.

Bu arada, mevzuata yönelik yapılan çalışmalar da yürütülüyordu. Bu çalışmalar sonucunda, daha önce uygulamaya konulmuş olan 1510 sayılı kanuna göre daha ağır müeyyideler taşıyan, 1918 sayılı "Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun" 1932 yılında yürürlüğe konuldu. Halen yürürlükte bulunan ve zaman içinde günün koşullarına göre çeşitli değişikliklere uğramış olan bu kanuna göre, kaçakçılık davaları tutuklu olarak devam eder, kaçakçılık suçlarından dolayı mahkumiyet halinde ceza tecil edilmez ve sürgün cezası uygulanırdı. Ayrıca, bu kanuna göre kaçakçılık davalarına bakmak üzere üç yıl süre ile özel ihtisas mahkemeleri de kuruluyordu.

Bu dönemde, kaçakçılıkla etkili bir şekilde mücadele edebilmek için Vekaletin personel politikası üzerinde de önemle duruldu.Teftiş ve tahkikatlar sırasında veya merkezde dosya üzerinde yapılan incelemelerde, çeşitli nedenlerle yetersizliği saptanan memurların, Vekalet Disiplin Kurulu Kararı ile memuriyetten ihraç edilmelerini hüküm altına alan ve kapsamı daha sonra 2350 sayılı kanunla genişletilmiş olan, 7 Ocak 1932 tarihli 1920 sayılı Kanun yürürlüğe konuldu.

Diğer taraftan, Cumhuriyet öncesi 1918 senesinde uygulamaya konulan Gümrük Kanunu, günün değişen ekonomik şartları karşısında yetersiz kaldığından, bu konuda da yapılan yeni çalışmalar sonucu hazırlanan tasarı kanunlaştı. 2 Mayıs 1949 tarihli 5383 sayılı olan bu kanun Cumhuriyet döneminin ilk Gümrük Kanunu'dur.

Bu dönemde, ülkemiz uluslararası gelişmeleri de yakından takip etmiş ve merkezi Cenevre olarak 1947 yılında kurulan ve 1948 yılında faaliyete geçen Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması'na (GATT) (Bugünkü Dünya Ticaret Örgütü) katılınırken, merkezi Brüksel olarak 1950 yılında kurulan Gümrük İşbirliği Konseyi'nin (Bugünkü Dünya Gümrük Örgütü), ilk üyeleri arasında yer almıştır.

Uluslararası ticaretin kolaylaştırılması ve bu nedenle de ülkeler arasında gümrük uygulamalarının yeknesaklaştırılması bakımından, Gümrük İşbirliği Konseyi tarafından hazırlanan Nomanklatür ve Kıymet Sözleşmelerine, 7 Ocak 1955 tarihli 6449 sayılı Kanunla taraf olunmuş, yürürlükteki 5383 sayılı Gümrük Kanunu'nda yapılan değişikliklerle, spesifik tarife terkedilmiş ve kıymet sistemine dayalı yeni nomanklatür uygulanmaya başlanmıştır.

Gümrük mevzuatı ve tekniği konusundaki bu çalışmalar sürerken, 16 Temmuz 1956 tarihli 6815 sayılı Kanunla Gümrük Muhafaza Umum Kumandanlığı kaldırılarak, sınır, kıyı ve kara sularımızın muhafaza ve emniyeti ile gümrük bölgesinde kaçakçılın men, takip ve tahkiki görevi İçişleri Bakanlığı'na devredilmiş, ancak, gümrük kapılarıyla, gümrük teşkilatı bulunan hava ve deniz limanlarıyla, Marmara Denizi, Çanakkale ve Karadeniz boğazlarında ve bu yerlerdeki gümrük bölgesinde gümrük muhafaza vazifeleriyle, kaçakçılığın men, takip ve tahkik görevleri Gümrük ve İnhisarlar Vekaleti'ne verilmiştir.

Bu yeni duruma göre, Bakanlığın merkez ve taşra teşkilatının yapısı, 2825 sayılı "Gümrük ve İnhisarlar Vekaleti'nin Teşkilat ve Vazifelerine Dair Kanun"da, 6851 sayılı Kanun'la yapılan değişiklikle yeniden düzenlenmiş ve Gümrük Muhafaza Umum Kumandanlığı'nın yerini, merkezde Gümrük Muhafaza Müdürlüğü almıştır.

Öte yandan, 1972 yılında bir kamu iktisadi teşebbüsü olarak kurulan Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü de ilgili kuruluş olarak Gümrük ve Tekel Bakanlığı'na bağlanmıştır.

Daha sonra, 1975 yılında yapılan iç düzenlemelerle, merkezde şube müdürlüğü veya daire başkanlığı olarak faaliyette bulunan bazı birimler, Kontrol Genel Müdürlüğü, Dış Antlaşmalar Genel Müdürlüğü, (1975 de kurulmasına rağmen fiilen oluşturulamaması nedeniyle) 1981 yılında yapılan düzenlemeyle Tasfiye Genel Müdürlüğü kurulmuş ve keza, Gümrük Muhafaza Müdürlüğü ile Zat ve Sicil İşleri Müdürlüğü Genel Müdürlük düzeyine yükseltilmiş, Gümrükler Muhafaza Genel Müdürlüğü ile Personel ve Eğitim Genel Müdürlüğü ihdas olunmuştur.

Diğer taraftan, bu dönemde günün ekonomik şartlarından kaynaklanan gereklilik nedeniyle yeni bir gümrük kanunu çalışmalarına başlanmış ve hazırlanan tasarı 1962 yılında yasama organına gönderilmiş, ancak, tasarı o günlerde kanunlaşamamış, daha sonra yapılan değişikliklerle yeni bir tasarı halinde yasama organına gidilmiş ve tasarı kanunlaşmıştır. Hazırlanan ve halen yürürlükte bulunan 19 Temmuz 1972 tarihli l615 sayılı Gümrük Kanunu, 1 Şubat 1973 tarihinde uygulamaya konulmuştur.

Bu yasa, gümrük vergisi yükümlüsünün, gümrük hattından eşya geçiren gerçek veya tüzel kişi olduğunu, gümrük vergisinin matrahının, eşyanın satış bedeli bulunduğunu, vergiyi doğuran olayın, vergiye tabi malları Türkiye Cumhuriyeti gümrük hattından geçirmek üzere gümrük idarelerine yapılan beyanın teşkil ettiğini öngörmektedir.

Gümrük vergisi, mal gümrük hattını geçmeden tahsil edilir. Ayrıca, Türkiye'ye kesin olarak girecek ticari eşya için yazılı beyan zorunluluğu vardır ve bu beyan, gümrük tarife cetvelinin düzenlemesine uygun olarak gümrük beyannamesiyle yapılır. Diğer taraftan, gümrük vergisi oranları Gümrük Tarife Cetveli'nde belirtilmiştir. Öte yandan, Cumhuriyet döneminde teşkilatın yapısı bir değişiklik daha göstemiştir.

1931 yılında kurulduktan sonraki dönemde, kaçakçılık olaylarında artışlar görülmesi ile diğer bazı hususlar yönünden yapılan eleştiriler nedeniyle, gümrük idareleri ile tekel idare ve işletmelerinde incelemelerde bulunması için, Başbakanlıkca görevlendirilen İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyelerinden Ord.Prof.Dr.Alfred İSAAC tarafından, 1949 tarihinde Başbakanlığa sunulan raporda, hakkında, ülkemizin bünyesine en uygun bakanlıklardan birisi olduğu ve uygulamada görülen aksaklıkların ise, esasta değil teferruatta bulunduğu belirtilen Gümrük ve Tekel Bakanlığı 1983 senesinde kaldırılmış, 13.12.1983 günlü 178 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Maliye ve Gümrük Bakanlığı kurulmuş ve Gümrük ve Tekel Bakanlığı'nın merkez ve taşra teşkilatı da yeni kurulan bu Bakanlığın bünyesi içinde aynen yer almıştır.

Ancak, o tarihte Tekel Genel Müdürlüğü de KİT haline dönüştürüldüğünden, Çay Kurumu Genel Müdürlüğü ile birlikte Maliye ve Gümrük Bakanlığı'nın teşkilat yapısında, Bakanlığın bağlı kuruluşu haline gelmişlerdir. Gümrük ve Tekel Bakanlığı bünyesinde iken Genel Müdürlük olarak organize edilmiş olan Tasfiye Genel Müdürlüğü de, Maliye ve Gümrük Bakanlığı teşkilatında, önce merkezde Tasfiye Dairesi Başkanlığı olarak düzenlenmiş, daha sonra da 16.5.1984 tarihli 3007 sayılı Kanunla Tasfiye İşleri Döner Sermaye İşletmeleri Genel Müdürlüğü kurulmuştur.

Tarihi gelişimi içinde, 1983 yılında Maliye Bakanlığı ile birleştirilen ve bir anlamda tekrar Maliye Bakanlığı'na bağlanmış olan Gümrük Teşkilatı'nın bu yapısı 1993 senesine kadar sürmüş, 2.7.1993 günlü 485 sayılı "Gümrük Müsteşarlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname" ile gümrükler, tekrar Maliye Bakanlığı'ndan ayrılarak, Başbakanlığa bağlı bir Müsteşarlık olarak organize edilmişlerdir.

Bilahare, 7.9.1993 günlü 521 sayılı ve 19.6.1994 günlü 541 sayılı Kanun Hükmünde Kararnemeler ile değişikliklere uğrayan, 2.7.1993 günlü 485 sayılı "Gümrük Müsteşarlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkındaki Kanun Hükmünde Kararname"nin;

"Amaç" başlığı altındaki 1 inci maddesi, "Bu Kanun Hükmünde Kararnamenin amacı, Gümrük ve Gümrük Muhafaza hizmetlerini düzenlemek ve yürütmek, kaçakçılık fiil ve teşebbüsleri ile mücadele etmek üzere, Başbakanlığa bağlı Gümrük Müsteşarlığının kurulmasına, teşkilat ve görevlerine ilişkin esasları düzenlemektir. Başbakan, bu teşkilatın yönetimi ile ilgili yetkilerini gerekli gördüğü takdirde Devlet Bakanı vasıtasıyla kullanabilir.";

"Görev" başlığı altındaki 2 nci maddesi, "Gümrük Müsteşarlığının görevleri şunlardır. a) Gümrük politikasının hazırlanmasına yardımcı olmak, gümrük politikasını uygulamak, b) Gümrük Kanunu ve gümrüklerle ilgili diğer mevzuat ile uluslararası sözleşmeler hükümlerinin uygulanmasını sağlamak, c) Gümrük tarife oranlarının tesbitine yardımcı olmak, gümrük vergileri ile gümrüklerce alınan diğer gelirler ve fonların tarhı, tahakkuk ve tahsilini sağlamak ve kontrol etmek, d) Gümrük kontroluna tabi kişi eşya ve araçların muayene ve kontrolunu yapmak, bu işlemlerin etkin ve süratli yapılmasını sağlıyacak tedbirleri almak, e) Gümrüklerle ilgili istatistiki bilgileri toplamak ve değerlendirmek, f) Gümrük denetimine tabi eşya ve araçların muhafazasını sağlamak, gümrükte giriş ve çıkış işlemlerine tabi eşyanın, saptanmış olan norm ve standartlara uygunluğunu denetlemek, g) Kara hudutlarındaki gümrük kapıları ile pasavan kapılarında, gümrük teşkilatı bulunan hava ve deniz limanlarında ve serbest bölge ve çeşitli antrepo ve iç gümrük sahalarında ve gümrük bölgelerinde gümrük muhafaza görevleri ile kaçakçılığın men., takip ve tahkik görevlerini yerine getirmek, h) Diğer yer ve sahalarda da gerektiğinde ilgili kuruluşlarla işbirliği yaparak kaçakçılığı men, takip ve tahkik etmek, i) Milletlerarası kuruluşların Müsteşarlık hizmetlerine ilişkin çalışmalarını takip etmek, bu konularda görüş oluşturmak yurtdışı ve yurtiçi faaliyetleri yürütmek, j) Çeşitli kanunlarla Müsteşarlığa verilen görevleri yapmak, k) Bu görevleri yerine getirecek meslek memurlarını yetiştirmek, ve bu konudaki düzenlemeleri yapmak, l) Yukarıdaki görevlerin uygulanmasını takip etmek, değerlendirmek, incelemek ve denetlemek."; hükmünü öngörmektedir.

Anılan Kanun Hükmünde Kararnamenin 6 ncı maddesine göre, Müsteşarlığın ana hizmet birimleri Gümrükler Genel Müdürlüğü, Gümrükler Muhafaza Genel Müdürlüğü, Gümrükler Kontrol Genel Müdürlüğü ve Avrupa Topluluğu ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü'nden; 11 inci maddesine göre Danışma ve Denetim Birimleri, Teftiş Kurulu Başkanlığı, Araştırma, Planlama ve Koordinasyon Dairesi Başkanlığı, Hukuk Müşavirliği ve Müsteşarlık Müşavirlerinden ve Yardımcı Birimler de, Personel Dairesi Başkanlığı, Eğitim Dairesi Başkanlığı, İdari ve Mali İşler Dairesi Başkanlığı, Muhabere ve Elektronik Dairesi Başkanlığı ile Savunma Uzmanlığından oluşmaktadır.

Gümrük Teşkilatı ayrılıp, Başbakanlık Gümrük Müsteşarlığı kurulurken, başlangıçta Gümrük ve Tekel Bakanlığı'ndan, Maliye ve Gümrük Bakanlığı'na intikal eden ve asli görevi gümrüklerde tasfiyelik hale gelmiş eşyanın tasfiyesini sağlamak olan ve bu arada gümrük sundurma işletmeciliği de yapan Tasfiye İşleri Döner Sermaye İşletmeleri Genel Müdürlüğü, Maliye Bakanlığı'na bağlı olarak kalmış, Tekel Genel Müdürlüğü ile Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü de KİT statüsünde Başbakanlığa bağlı hale getirilmişlerdir.

Cumhuriyet döneminde gümrüklerce tahsil edilen vergilere baktığımızda, zaman içinde oldukça değişim gösterdiğini görüyoruz. Gümrüklerce tahsil edilen vergilerin tamamına "gümrük vergileri" denilmektedir. "Gümrük vergisi" de bu tanıma dahildir. İthalatta alınan vergi ve resimlerin en belirgini gümrük vergisidir. Gümrük vergisinin dayanağı Gümrük Kanunudur. Bunun yanında, kendi özel kanunlarına ve çeşitli matrahlara göre "İstihsal Vergisi", "Rıhtım Resmi" (Ulaştırma Alt Yapıları Resmi), "Damga Resmi", "Belediye Hissesi" ve "Fon"lar ithalatta zaman içinde tahsil edilegelmiş, bunlardan 6802 sayılı Kanuna istinaden tahsil edilen İstihsal Vergisi, 25.10.1984 tarihli 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu ile 1.1.1985 tarihinden geçerli olmak üzere kaldırılmış, yerine aynı tarihten geçerli olmak üzere "İthalatta Alınan Katma Değer Vergisi" konmuş, 25.6.1992 tarihli 3824 sayılı Kanunla da, 827 sayılı Kanuna müstenit "Ulaştırma Alt Yapıları Resmi", 2380 sayılı Kanuna dayalı "Belediye Hissesi" ve 3675 sayılı Kanuna istinaden tahsil edilen "İthalde Alınan Damga Resmi" yürürlükten kaldırılmıştır.

Halen, ithal eşyası sadece gümrük vergisi ve katma değer vergisine tabi tutulmakta, tarım ürünleri gibi bir kısım mallarda da bunlara ilaveten fon tahsil edilmektedir. Bu dönemde, ihracat vergisi uygulamasına son verilmiştir. İhracatta bazı yerli mahsullerin ihracına uygulanan fon dışında herhangi bir vergi bulunmamaktadır.

Cumhuriyet döneminde ve yakın tarihte Teşkilatımız açısından gerçekleştirilen en önemli çalışmalardan birisi de, Avrupa Topluluğu ile Türkiye arasında sağlanan "Gümrük Birliği" konusunda olmuştur.

Türkiye ile -o zamanki ismiyle- Avrupa Ekınomik Topluluğu arasında 1.12.1964 tarihinde yürürlüğe giren Ankara Anlaşması ile başlayan, 23.11.1970 tarihinde imzalanan ve 1.1.1973 tarihinde yürürlüğe giren Katma Protokol'le devam eden bir sürecin sonucu olarak, Türkiye-Avrupa Topluluğu 36 ncı Ortaklık Konseyi'nin 6.3.1995 günlü Kararı ile 1.1.1996 tarihinde başlamak üzere taraflar arasında bir "Gümrük Birliği" tesisi öngörülmüştür.

İki veya daha fazla ülkenin bir araya gelerek, kendi toprakları arasında malların serbest dolaşımını sağlamaları, gümrük vergilerini karşılıklı kaldırmaları ve üçüncü ülkelere karşı aynı gümrük vergilerini uygulamaları anlamına gelen gümrük birliği nedeniyle, Türk gümrük mevzuatının Avrupa Birliği mevzuatına yakınlaştırılması gerekiyordu. Başlatılan ve sonuçlandırılan çalışmalar sonucu bu uyum sağlanarak mevzuatımıza yansıtılmış ve öngörülen 1.1.1996 tarihinde Gümrük Birliği uygulamaları Türk gümrüklerinde başlatılmıştır.

Kaynak:T.C. Başbakanlık Gümrük Müsteşarlığı

Osmanlı İmparatorluğu Öncesi Dönemi

Bazı yabancı tarihçiler, Türklerin ilk dönemlerde göçebe halinde yaşamış olmalarına rağmen, tarihlerinin başlangıcından beri teşkilatlı bir vergi sistemlerinin bulunduğunu belirtmektedirler. Şüphesiz bu teşkilatlı vergi sistemi içinde gümrükler ile gümrük vergileri de vardır.

Türklerin, Osmanlılardan ve hatta İslamiyetten önce de, diğer ülkelerle ticari ilişkiler içinde olduklarına ve bu ilişkiler sonucu gümrük uygulamalarının ve gümrük kurumlarının bulunduğuna dair, sınırlı da olsa, bazı bilgiler mevcuttur.

İslamiyetten önce gümrüklerimizle ilgili olarak elde, ancak genel nitelikte bilgiler bulunmaktadır. Dönemin gümrük tekniği ve gümrük işlemleri ile ilgili yeterli bilgi yoktur.

İslamiyetten sonra Selçuklular dönemi de gümrüklerimiz açısından ayrı özellikler taşımaktadır. Nitekim, Selçuklular'da ve daha sonra Anadolu Beylikleri ile İlhanlılar döneminde gümrüklerde, İslam gümrük kurallarından çok, örf kurallarının ve özellikle diğer ülkelerle yapılan ticaret anlaşmalarının uygulandığı anlaşılmaktadır. Selçuklular dönemi ayrıca, Türklerin Bizans'la doğrudan ilişkide bulundukları bir dönemdir.

Selçuklular döneminde Türkler aynı zamanda diğer islam ülkeleri ile de yakın ve devamlı ilişkiler içinde idiler.

Bu ilişkiler sonucu Selçuklular dönemi, Türklerin Karahanlılar, Gazneliler, ve Samanoğulları gelenekleri ile Sasani ve İslam geleneklerinden etkilenerek, devlet kurumlarını düzenledikleri, daha sonra da diğer milletleri çeşitli açılardan etkiledikleri ve İslam ülkelerinde Türk örf ve geleneklerinin yayıldığı bir dönemdir.

Şüphesiz, bütün bu gelişmeler dolayısıyla Selçuklular dönemi, aynı zamanda gümrüklerimiz açısından da, bazı karşılıklı iktibasların yapıldığı bir dönem olmuştur.

Tarihçiler, Büyük Hun Devleti'nin (M.Ö. 161-126) belirli vergi sistemleri ile ticari ilişkilerinin ve gümrüklerinin olduğunu, Göktürkler'de (552-744) gümrük vergisi uygulaması ile gümrük memuru bulunduğunu, Uygurlar'ın (744-1353) gümrük kurumlarının olduğunu, Saman Oğulları'nda gümrük vergisinin eşyanın kıymeti üzerinden değil, yük üzerinden alındığını, muntazam bir gümrük teşkilatlarının bulunduğunu, gümrük müfettişliği müessesesinin olduğunu, Karahanlılar'ın da, Saman Oğullarının gümrük teşkilatlarını aynen devam ettirdiklerini, Gazneliler'de gümrük terimlerinin bulunduğunu ve Anadolu Beylikleri'nde de gümrükler ile gümrük vergisi olduğunu kaydetmektedirler.

Osmanlı İmparatorluğu Dönemi

Bazı yabancı tarihçiler, Osmanlı İmparatorluğu'nda birçok idari ve mali kurumların, İstanbul'un fethinden sonra toplu bir şekilde Bizans'tan alındığını yazmaktadırlar. Bazı tarihçiler de, gümrüklerimizin İstanbul'un fethinden sonra kurulup düzenlendiğini belirtirler.

Ancak, gümrüklerimizin İstanbul'un fethinden sonra kurulup düzenlendiği ve bu düzenlemelerin de, Bizans gümrük sisitemi esas alınarak yapıldığı yolundaki görüşler, mevcut bilgilerle çelişmektedirler.

İstanbul'un fethinden sonra gümrüklerimizle ilgili yapılmış olan düzenlemeler, Fatih Kanunnamesi'nin başlangıcında yer alan Hatt-ı Hümayun'da belirtildiği şekilde, ötedenberi yazılı ya da gelenek şeklinde uygulanmakta olan diğer kurallarla birlikte, gümrük kurallarının da bir araya getirilmesi, derlenmesi ve bir sıra halinde tasnif edilmesidir.

Osmanlı İmparatorluğu'nda gümrüklerimiz ve gümrük vergisi konusu tanzimat öncesi dönem, tanzimat dönemi ve ikinci meşrutiyet dönemi olarak üç ayrı bölüm halinde ele alınmaktadır.

Tanzimat Öncesi Dönem

Osmanlılarda "Gümrük" kelimesi maliye dilinde yer (mekan) anlamına kullanılmıştır. "Gümrük" kelimesi hem anlamı ve hem de konusu itibariyle, Osmanlı mamul ve mahsullerinin yabancı memleketlere ve yabancı memleket mamul ve mahsullerinin de Osmanlı Devleti'ne ithal veya ihraç edilmesi sırasında, ithal veya ihraç eşyasının çıkarıldığı, getirildiği daire anlamında kullanıldığı gibi, genel kullanımda bu kelime, bu daireye çıkarılan her türlü eşya üzerinden alınan resim anlamına da gelmektedir.

Bu tarife göre, gümrük resmi esasen Osmanlı Devleti'nden yabancı ülkelere veya yabancı ülkelerden Osmanlı Devleti'ne ithal veya ihraç olunan eşya üzerinden alınan bir çeşit ticaret vergisi ise de, ülke toprakları içinde bir iskeleden diğer bir iskeleye denizden, bir şehir veya kasabaya karadan nakledilen veya çıkarılan eşyadan da, muhtelif isimler altında asırlarca gümrük resmi alınmış, daha sonra bunlardan bir kısmı zaman içinde kaldırılmıştır.

Diğer taraftan, Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Bey zamanında, bazı geçiş yerlerinde "Meks" adı altında "Baç" biçiminde bir tür vergi alınırdı. Ancak, halk Meks'in şeriata uygun olmadığını düşündüğünden, "Mekkas" diye adlandırılan gümrük memurluğu mesleğine karşı o dönemlerde fazla ilgi göstermez ve bu görevi almaktan kaçınırlardı.

Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşundan daha sonraki yıllarda "Üşur" ve "Bac" adı altında tahsil edilen vergiler vardı.

Tarihçiler, "Üşur" adı ile gümrük resminin konulma esasının ve tarh sebeblerinin şer'i olduğunu, sonraları buna bir takım usul ve kaideler de zam ve ilave edilerek gümrük resminin çeşitli değişikliklere uğradığını, "Üşur"un tahsilinin meşru olduğunu, ancak, zorla alınan bir vergi demek olan "Bac" resminin tahsilinin şer'i olmayıp, örf ve adede dayandığını, "Bac" resmi tamamen ayrı bir şey iken, bazı mahallerin maliyesinin ikisini de birleştirerek, uzun zamanlar öylece tahsil ettklerini, yani geçirilen bir maldan hem gümrük ve hem de çeşit çeşit adlarla "Bac" resmi alındığını belirtmektedirler.

Osmanlı İmparatorluğu'nda tanzimat öncesi döneme rastlayan tarihlerde tahsil edilen resimlere "Ezmine-i Atika Gümrükleri" denilirdi. Bunlar tahsilleri zaman içinde çeşitli kanun ve nizamlarla kararlaştırılmış olan ve yabancı devletlerle hiçbir anlaşmaya bağlı bulunmayan rüsumattır.

O dönemlerde, sözüedilen bu gümrük vergilerinden; eşyanın geldiği ülke, gideceği yer ve yerli veya yabancı olup olmadığı gözetilmeksizin, gerek karadan ve gerekse denizden getirilen veya nakledilen, her türlü mal ve ticari eşyadan alınan gümrük resmine "Amediyye", eğer bu mal ve eşya evvelce dahil olduğu mahalde sarf ve istihlak olunmayarak diğer mahalle nakledilirse, ondan alınan gümrük resmine "Reftiyye" , eğer eşya dahil olduğu mahalde sarf ve istihlak olunacak olduğu takdirde, ondan alınan gümrük resmine "Masdariyye" ve yabancı memleketten gelip, dahilde sarf olunmayarak, bir başka yabancı memlekete sevkedilen eşyadan alınan resme de "Müruriyye" deniliyordu.

"Masdariyye" resmi, şimdiki mevzuat gözönüne alındığında bir nevi tüketim vergisi anlamına gelmektedir ki, sonraları gümrük işlemlerinden kaldırılmış ve o tarihlerde sadece İstanbul Balıkhanesi'ne mahsus kalmıştır.

Öte yandan, bu dört çeşit verginin konulması aynı anda olmamış, belki asırlar boyu elde edlen tecrübeler, yabancı devletlerle yapılan anlaşmalar ve beliren ihtiyaçlar nedeniyle zaman içinde muhtelif nizamname ve talimatlarla uygulanmaya başlamıştır.

Gümrük Resmi genelde kıymet esasına göre tesbit edilirdi. Ancak, bu sistem tüccarla gümrükçüler arasında malın gerçek değerinin tayini hususunda devamlı tartışmalara sebeb olduğundan, 18 inci yüzyıldan itibaren gümrük resimleri, belli tarihteki mal fiyatlarına göre tesbit edilen spesifik tarifeler üzerinden alınmaya başlandı.

Öte yandan, daha sonra yapılan ticaret anlaşmaları nedeniyle, tanzimat döneminde göreceğimiz Rüsumat Emaneti tarafından, bu "Amediyye", "Reftiyye" ve "Masdariye" tabirleri tamamen ortadan kaldırılmış ise de, bu tabirler eski gümrükçülerin dillerinde daha sonraları da kulanılmışlardır.

Bu tabirlerin yerine, yabancı memleket mahsul ve mallarından dahilde sarf olunmak üzere Osmanlı İmparatorluğuna gelen mal ve eşyadan alınan gümrük resmine "İdhalat Resmi", yerli mahsul ve mallardan yabancı memleketlere ihraç olunan mal ve eşyadan alınan gümrük resmine "İhracat Resmi" ve yabancı memleketlerden gelip, dahilde sarf olunmayarak diğer bir yabancı memlekete geçirilen mal ve eşyadan alınan resme de "Müruriyye" denilmeye başlanılmıştır.

Osmanlılar, "gümrük resmi"ni, uygulama ve etkisi yönünden bakılacak olunduğunda devlet gelirleri içinde en zoru, tahsil edilmesi açısından bakılacak olunduğunda da, en çabuk elde edileni olarak görmüşlerdir ki, doğrusu da budur.

Yabancı devletlerle ticaret anlaşmaları yapılıncaya ve gümrük tarifeleri konuluncaya kadar, Osmanlı Devleti'nde gümrük gelirleri, hazine defter gelirleri içinde önemli bir yer tutamadığı gibi, her yerde dahi eşit gümrük resmi uygulaması mevzu bahis olamamıştır

Diğer taraftan, Osmanlılar'da gerek mevki itibariyle konumu ve gerekse eşya cinsi gözönüne alınarak, gümrüklere de farklı isimler verilir, bunlardan deniz kıyısında bulunanlara "Sahil Gümrükleri", sınır boyunda kurulu olanlara "Hudud Gümrükleri" ve orta yerde bulunanlarına da "Kara Gümrükleri" adı veriliyordu.

Kara gümrükleri genelde iç ticaret mallarına yönelik iken, sahil gümrükleri hem iç hem dış ticaret malları için sözkonusu oluyordu. Gerçekten İstanbul, İzmir, Antalya, Selanik, Beyrut, Trabzon, Kefe gibi merkezler sadece dış ticaret değil, deniz taşımacılığının daha ucuz ve bazı hallerde daha kolay oluşu nedeniyle, iç ticaret için de önemli liman ve gümrük merkezleriydi. Bunların yanında daha az işlek olan ikinci derecedeki limanlarda da gümrükler bulunuyordu. Kara yoluyla yapılan ticarette gümrük resmi alınması kara gümrüklerinin kurulmasını gerektirmişti. Bursa, Erzurum, Tokat, Diyarbakır, Bağdat, Şam, Halep, Edirne ve Belgrad gibi büyük şehirlerden başka, daha küçük yerlerde de kara gümrükleri vardı.

Küçük gümrükler genellikle yakınındaki büyük gümrüklere bağlanır ve bir ferman gönderilmesi, yahut iltizama verilmesi gibi durumlarda yalnız büyük gümrük adı yazılır, diğerleri için ise, "ve tevabi' gümrükleri" (ve bağlı gümrükleri) denilmekle yetinilirdi. 1801 yılında Osmanlı Gümrüklerinin sayısı 100' ün üzerindeydi.

Osmanlı İmparatorluğu'nda, kara gümrükleri kurulması gerekliliği doğunca ve bazılarının da bağlı bulundukları mahallere nakli sözkonusu olunca, büyük kazalarda ihracat gümrükleri ile ithalat gümrükleri birbirinden ayrılmış, bazı büyük iskelelerde de eşya bazında birbirinden ayrı gümrük idareleri kurulmuştur. Örneğin, emtia gümrükleri ile zahire denilen kuru gıda gümrükleri birbirinden ayrı idare edilirken, kuru meyva ile yaş meyva gümrükleri de farklılaştırılmış ve hatta, giriş gümrük kapısı ve mahreç ülke itibariyle de farklı gümrük idareleri tefrik olunmuştu.

Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk dönemlerinde, diğer vergiler gibi gümrük vergileri de, mali yapı içinde hazineye bağlı olarak "İltizam" ve "Emanet" şeklinde adlandırılan iki ayrı usule göre toplanıyordu. Gümrükler de, madenler, darphaneler ve dalyanlar gibi birer kiralama konusu idi. Bu tür kiralamaya konu olan gelir getirici yerlere "Mukataa" deniliyordu. Bütün mukataalar gibi gümrükler de zaman içinde iltizam ve emanet usulü ile idare edilmişlerdir.

Vergilerin devlet memurları vasıtasıyla toplanması anlamına gelen emanet usulü ile idarede "Emin", Devlet tarafından tayin edilen bir memur statüsündeydi. Toplanan gümrük vergileri Gümrük Eminleri ve memurlar vasıtasıyla hazine hesabına alınıyordu. Buna göre, gümrükte çalışanların maaş ve aylıkları, kira, kırtasiye, temizlik ve yakacak masrafları, gümrüğüne göre ödenmesi planlanan tophane, baruthane, kale neferleri ulufeleri gibi harcamalar çıktıktan sonra, artan para merkeze yollanıyordu.

Bir gümrüğün iltizama verilmeden önce hasılatının tam olarak bilinmemesi, iltizama çıkarıldığında istenilen rakamı bulamaması, yahut arızi bazı sebeblerden dolayı bir gümrüğün gelirinin azalması gibi hallerde, "mukataa" emanet yoluyla idare edilirdi.

İltizamlar açık artırma yoluyla yapılıyordu.Gümrük gelirleri 1-3 yıllık sürelerle "Mültezim" denilen müeahhitlere ihale ediliyordu. İhalede, bir bakıma teminat olarak, sarrafların kefaleti de, taahhüd olarak aranırdı. Diğer mukataalarda olduğu gibi, gümrük mukataalarında da tek bir gümrük değil, bunların birkaçı bir arada, hatta bazan dalyan, pencik vb. resimlere ait mukataalar da eklenerek iltizama verilirdi. Bundan maksat birinin karının diğerinin zararını telafi etmesiydi. Örneğin, 1111-1112 de (1699-1700) İstanbul, Galata, Gelibolu, Tekirdağ, Ereğli, Silivri, Enez, Bandırma, Edincik, Mudanya, İzmit ve bağlı iskeleri gümrükleriyle, rüsum-ı reft, dellaliye, kara gümrüğü ve bağlantıları, dalyan-ı mahi, rüsum-ı masdariyye, Edirne gümrüğü, İzmir ve Sakız gümrükleri ve bağlı mukataası birlikte iltizama çıkarılmıştı. Bazan, emanetle idare içinde de iltizama gidilebiliyordu. Eğer mukataa bir gümrük memurunun maaşını dahi karşılıyamıyacak kadar az gelir getiriyorsa, o takdirde emin tarafından maktu olarak ihale edilebiliyordu.

İltizamla idarede mültezim, iltizam bedelinin bir miktarını "muaccele" adıyla peşin olarak öder, kalanı takside bağlanırdı. Mültezim'in hazineye ödediği miktarın üstünde elde ettiği gelir de onun karı olurdu.

Osmanlı İmparatorluğu'nun kurulmasından tanzimata kadar dahili gümrük rüsumunun tahsil usulü, belirtilen şekilde idi. Bazı önemli eyaletler ve yurtluk ve ocaklık şeklinde idare ettirilen bazı sancaklar hariç, bütün mahallerin gümrükleri, o zamanların terimlerince "mefruzu'l-kalem" ve "maktu'ü'l-kıdem" şeklinde kabul edilip, bazı güvenilir kişiler vasıtasıyla idare ettirilmiş, iltizam usulünün tamimi sırasında da, İstanbul gibi büyük olmayan mahallerin gümrükleri, sarrafların taahhütleri altında mültezimlere ihale olunmuş ve gümrüklerin yıllık gelirleri tamamen devlet hazinesine irad kaydedilmiştir.

Tanzimat Dönemi

Osmanlı İmparatorluğu'nda tanzimat öncesi dönemde, gümrük vergilerinin toplanması iltizam usulüne göre müteahhitler aracılığıyla yapılıyordu. Ancak, mültezimlerin kendilerine büyük menfaatler sağlamaları dolayısıyla bu konuda çeşitli şikayetler de vaki oluyordu.

Bu şikayetlerin de etkisi ile iltizam usulü 1840 yılında terkedildi ve emanet usulü uygulamasına geçildi. İstanbul ve çevresi için "İstanbul Emtia Gümrüğü" kuruldu ve öteki yörelerde de maaşlı memurlar görevlendirildi.

Bu tarihte emanet usulü uygulamasına geçilirken ve gümrükler maliye hazinesine nakledilirken, o zamana kadar bazan gümrük resimleriyle birlikte ve bazan da ayrı olarak ihale edilen bütün belediye rüsumları da, hazinenin denetimi altına alınmış, (Dersaadet) İstanbul ve bağlı gümrükleri yeni kurulan İstanbul Emtia Gümrüğü Emanetine ve Dersaadet'in müteferrik belediye resimleri de sonradan "Şehr Emaneti" adını alan "İhtisab Nezareti"ne nakledilerek katılmış, taşraların benzer gümrük ve belediye resimleri de birbirinden ayrılıp, vergi tahsildarlarının nezaretleri altında olmak kaydıyla, özellikle seçilen ve tayin olunan maaşlı ve yeminli memurlar vasıtasıyla idare ettirilmiş,

bunların maaş ve masraflarından arta kalan gelirlerinin, mahalli mal sandıklarına yatırılması usulü getirilmiş, o tarihe kadar gümrük olmayan yerlerde de gümrük idareleri kurulması ayrıca kararlaştırılmıştır.

Bütün gümrüklerin nezareti herne kadar maliye hazinesine havale edilmiş ise de, bu havale, sadece gümrük gelirlerinin maliye hazinesine gönderilip burada toplanmasından ve kesin hesaplarının vaktı zamanında görülmesinden ibaret bir nazariye olmuştur. Bu nedenle, faaliyet ve icraat sırasında vukua gelecek sorunların halli ve düzeltilmesi bakımından, bütün gümrükler için güvenilir bir merci tayini gerekli görüldüğünden, bu çeşit sorunlar için de "İstanbul Emtia Gümrüğü" merkez tayin olunmuştur. Herhangi bir gümrük uygulamasına ilişkin bir tartışma vuku bulduğunda veya gümrük uygulamasından kaynaklanan bir hususun doğruluğu yönünden şüphe vaki olduğunda, gereğinin ve olunacak işlemin İstanbul Emtia Gümrüğü'nden sorulması ve alınacak cevaba göre de işlem yapılması bütün gümrüklere bildirilmiş, hatta, o dönemlerde kurulan "Ticaret Mahkemeleri" de İstanbul Emtia Gümrüğü'ne nakledilmiştir.

Bu nedenle, gümrüklere ait herhangi bir sorun veya şikayet vaki olduğunda, önce İstanbul Emtia Gümrüğü'ne havale olunur ve oradan yazılan ilam üzerine gereği yapılırdı ki, bu ilam keyfiyeti "Rüsumat Emaneti"nin kurulmasına kadar devam etmiştir.

Yine o tarihlerde, gümrüklerin yıllık gelirlerinin İstanbul Emtia Gümrüğü defterlerine kaydedilmesi ve sene sonunda da muhasebeleştirilerek, maliye hazinesine verilecek icmale derc edilmesi hususu karar altına alınmış ve yazılan bir genel emirle herbir mahalde bulunan idarelerinin, bu gümrük rüsumatı için başka defterler tutması, bahsi geçen defterlerde kayıtlı gelirlerini her ay sonunda mal sandığına teslim etmesi ve buna dair vergi tahsildarlıklarından alınacak makbuz senetlerinin de, İstanbul Emtia Gümrüğü'ne gönderilmesi veya tevdi edilmesi hususları tamim edilmiştir.

Ancak, Emanet usulünün bu uygulaması da ancak, 1841 yılı sonlarına kadar sürmüş ve 1842 yılında tekrar iltizam usulüne dönülmüştür.

Zira, hazinece, gümrüklerin emaneten idare olunmasından beklenen gelir ve fayda bu dönemde gerçekleşmemiş ve aşağı yukarı bunların birer senelik gelirlerinin yetersizliği de görülüp anlaşılmıştır. Bu nedenle, İstanbul Emtia Gümrüğü ve bağlantıları ile yakın gümrükler ve Yemen gümrükleri, eskiden olduğu gibi emaneten idare olunmak ve İstanbul Emtia Gümrüğü emaneti, eskisi gibi işar ve istişaratda danışma merci olarak tanınmak üzere, geri kalan bütün gümrüklerin, bazıları takım takım birleştirilmek, bazıları da mal bazında ayrılmak suretiyle, birer, ikişer veya üçer sene süreyle idare olunmak ve kar ve zararları da kendilerine ait bulunmak kaydıyla, sarrafların taahhüdü altında müzayede yoluyla mültezimlere ihalesi kararlaştırılmış, böylece 1842 yılında tekrar iltizam usulüne dönülmüştür. Bu usul gümrüklerin tamamının emaneten idareye bırakıldığı 1858 senesi sonuna kadar devam etmiştir.

İltizam usulünde gümrükler ithalat ve ihracat şeklinde ayrı ayrı kalem itibar edilerek çeşitli mültezimlere ihale olunduğu gibi, mal bazında ayrı kalemler halinde de farklı mültezimlere ihale edilebiliyordu.

Sahil şehirlerine gidecek malların gümrük resimleri, prensip olarak, çıktıkları değil vardıkları yerde alınırdı. Bu durumda, malın çıktığı gümrükte tüccara, malların cins ve miktarını ihtiva eden bir "İlmühaber Kaimesi" verilirdi. Malın vardığı büyük gümrükte vergisi ödendiği zaman ilmühabere meşruhat düşülür ve istendiğinde dönüşte ilk gümrüğün yetkililerine bu ibraz olunarak borcun ödendiği isbat olunurdu. Bundan maksat kaçakçılığın önlenmesiydi. Zira, tüccarın, İstanbul'a veya başka bir büyük şehire götüreceğini söyliyerek, mallarını gümrükten resim ödemeden geçirdikten sonra, gümrük bulunmayan yollara saparak satması da nadir rastlanan olaylardan değildi.

Ancak, gümrük resminin malın vardığı gümrükte alınması da, zaman zaman problemlerin çıkmasına sebebiyet verebiliyordu. Bunun için 1857 yılında "Mahreç Nizamnamesi" adıyla yayınlanan bir nizamname ile gümrük resminin malın çıktığı yerde alınması prensibi getirildi.

Sonradan kurulan (Muhdes) kara gümrükleri 1843 te kaldırıldı. Fakat, eskiden beri mevcut olduğu için "Kadim" adıyla anılanlar sürdü. Ancak, bu uygulama, sahil gümrükleri ile eski kara gümrüklerinin bulunduğu Osmanlı şehirleriyle, sonradan kurulan gümrüklerin bulunduğu yerler arasında, birincilerin aleyhine bir durumun ortaya çıkmasına sebeb oldu. Birincilerin yakınındaki yerler, mahsul ve mamuller için %8 gümrük resmi öderken, diğerleri bundan muaf tutulmuştu. Diğer konulardaki şikayetlerle beraber, tütün, enfiye, müskirat ve tuz hariç olmak üzere bütün kara gümrükleri kaldırıldı.

1859 senesi Mart'ından itibaren, taşraların gerek sahil ve hudut ve gerekse kara gümrükleri itibariyle birtakım emanetlere bölünmesi ve tamamının emanet usulü ile idare edilmesinin daha hayırlı olacağı, Maliye Nezareti'nden, bir Takrir ile Bab-ı Aliye arzedilerek bildirilmiştir. Bunun üzerine, bütün sahil, kara ve hudud gümrükleri için onyedi Gümrük Emaneti kurulmuştur. Emanetlerin her birine "Emin" ünvanıyla ve yüksek maaşlar tahsis edilerek müstakil kişiler tayin edilerek mahallerine gönderilmişlerdir.Bu sırada Gümrük Eminleri'nin maiyetlerine de birer muhasebe, birer tahrirat baş katibi tayin olunmuş ve bunların mahallerinde tutacakları defterlerin talimat ve numuneleri de, İstanbul Emtia Gümrüğü'nün defterlerine uygun olarak tanzim edilmiştir.

Gümrüklerin çalışmaları 1860 senesi sonuna kadar münferiden bu tarzda devam etmiş ve gümrük kuralları çeşitli yönetmeliklerle düzenlenmeye çalışılmış, aynı yıl yapılan ticaret anlaşmaları üzerine düzenlenen tarifelerle, tuz ve tütün inhisarları hakkında yeniden kaleme alınan nizamnamelerin, sene sonundan itibaren uygulamaya konulması kararlaştırılmıştır..

Öte yandan, gerek iltizam ve gerekse emanet usullerinin tatbikatında çeşitli şikayetler oluyordu. O dönemde aynı zamanda teşkilatın yapısı da çok yetersizdi. Gümrük İdarelerinin herbiri ayrı ayrı ve doğrudan hazineye bağlıydı. Aralarında herhangi bir bağlantı yoktu. Memurlar da iltizam usulünün uygulandığı mültezimler döneminde çalışan kimselerden oluşuyordu.

Diğer taraftan, tanzimat döneminde ıslah edilmesi öngörülen idari kuruluşlardan birisi de devletin mali teşkilatı idi ve keza, belirtilen nedenlerle, gümrüklerin ıslahı yönünde de düşünce ve çalışmalar vardı. Keza, onsekizinci yüzyıla gelinceye kadar genellikle devlet içinde sadece bir "gelir" unsuru olarak görülen gümrükler, özellikle ondokuzuncu yüzyılda Avrupa'da sanayi devriminin gerçekleşmesi, üretimde ve uluslararası ticarette büyük gelişmeler olması sonucu önem kazanmış, gümrük konuları ve sorunları ile kaçakçılıkla mücadele daha ön plana geçmiştir. Bu gelişmelere paralel olarak, gerek batılı ülkelerde ve gerekse Osmanlı İmparatorluğu'nda gümrüklerle ilgili yeni düzenlemelerin yapılması zorunluluğu doğmuştur

En son Emanet Usulü'nün uygulanmakta olduğu bu dönemde, gümrük eminleri doğrudan Hazineye bağlı olduğundan, aralarında herhangi bir irtibat bulunmadığından ve hatta bir dağınıklılık sözkonusu olduğundan, gümrüklerin bu durumdan kurtarılması için teşkilat yapısı ile ilgili yapılan çalışmalar sonucu, 1859 yılı Mart'ından itibaren onyedi emanete ayrılmış olan taşra gümrük idareleri, Hazine yerine daha önce kurulmuş bulunan İstanbul Emtia Gümrük Eminliği'ne bağlanmıştır. O dönemde İstanbul Emtia Gümrük Emini Mehmet Kani Paşa idi. Daha sonra da "Emanet" ünvanı "Nezaret" ünvanına çevrilmiş, taşra tuz ve tütün idareleri de nezaretlere bağlanmış ve bilahare, "Duhan" (Tütün) ve "Memleha" (Tuz) İdareleri de İstanbul Gümrük Eminliğine bağlanmış ve 1861 yılında da İstanbul Emtia Gümrük Eminliği ünvanı kaldırılarak, "Rüsumat Emaneti" kurulmuştur. Taşradaki Gümrük Emanetleri de Müdürlük adını almıştır. İlk Rüsumat Emini Mehmet Kani Paşa olmuştur.

Emanet ünvanının "Nezaret" ünvanına çevrilmesi ve taşra tuz ve tütün idarelerinin de Nezaretlere bağlanması "Rüsumat Nezaretlerinin Sureti Teşkillerile Tayin Olunan Rüsumat Nazırlarının Keyfiyeti Memuriyetlerine Mütedair Talimatname" ile yapılırken, gümrükler

 
24 Ekim 2012 Çarşamba 10:20
Okunma: 2613
Yorum YapYazdır
 
 
 
(0 Yorum Yapıldı)Yorumlar
<p>Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.</p>
 
Bu Kategorideki Diğer Haberler
 
Son 24 Saat
Haberler RSS Beslemesi
 
Gazete Manşetleri
 
Anket
 
Tarihte Bugün
1815 - Napolyon, 140.00 kişilik bir ordu ve 200.000 kişilik gönüllü birliği ile Paris'e girdi.
1841 - Hong Kong Adası (Hong Kong'un güneyinde bir ada), Afyon Savaşları sırasında Birleşik Krallık'a verildi .
1861 - Arjantin'in Mendoza şehri, şiddetli bir depremle harabeye döndü.
1892 - Springfield, Massachusetts'te ilk resmi basketbol maçı oynandı.
1895 - Darülaceze kuruldu.
1915 - Mustafa Kemal, Esat (Bülkat) Paşa komutasındaki 3. Kolordu'ya bağlı olarak Tekirdağ'da teşkil edilecek 19.Tümen Komutanlığı'na atandı.
1916 - Albert Einstein, görelilik kuramını yayımladı.
1920 - Maraş'ta Fransızlar'a karşı Maraş Savunması başladı
1921 - Dağıstan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti; Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'ne bağlı olarak kuruldu.
1921 - İtalyan Komünist Partisi kuruldu.
1921 - TBMM'nin oluşumunun ardından, 23 maddelik ilk anayasa Teşkilatı Esasiye kabul edildi.
1923 - Ali Şükrü Bey'in Ankara'da yayımladığı Tan gazetesinin ilk sayısı çıktı.
1923 - Türkiye Büyük Millet Meclisi, gizli oturumunda Elcezire bölgesinde bir İstiklal Mahkemesi kurulması kararı aldı.
1923 - İsmet Paşa'nın Lozan'da Yunanlılar tarafından yakılmış 26 şehrin listesini sunması.
1929 - Lev Troçki, Sovyetler Birliği'nden sınır dışı edildi.
1936 - VIII. Edward Birleşik Krallık hükümdarı oldu. Daha bir yılı doldurmadan 10 Aralık 1936'da kendi isteği ile tahtı bırakacaktır.
1936 - Sinemaların esas filmle beraber bir de "öğretici film" göstermek zorunda olduğuna ilişkin yasa çıktı.
1936 - Ankara'da Endüstri Kongresi toplandı. Toplantıda İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı esasları kabul edildi.
1942 - Askerlik süresi üç yıla çıkarıldı.
1945 - Birleşik Krallık'ta eğitimini tamamlayan 50 Türk öğrenciye pilotluk brövesi verildi.
1947 - Fransa'da Charles De Gaulle, politikadan çekildiğini açıkladı ve görevinden istifa etti.
1950 - Kiraların serbest bırakılması kararlaştırıldı.
1952 - Türkiye Cumhuriyeti Millî Savunma Bakanlığı Kore'de 34 subay, 46 astsubay ve 1252 erin şehit olduğunu açıkladı.
1953 - General Eisenhower, Amerika Birleşik Devletleri başkanı seçildi.
1956 - Yaşar Kemal, "İnce Memed" romanıyla Varlık dergisi Roman Armağanı'nı kazandı.
1961 - Londra Konferansı'nda Kıbrıslı Rumlar, federal yönetim tezini reddetti. Bunun üzerine Kıbrıs Türk toplumu temsilcileri konferanstan çekildi.
1961 - Saraçhane Tiyatrosu açıldı. İlk oyun Cevat Fehmi Başkut'un "Hacıyatmaz" oyunu oldu.
1961 - John F. Kennedy, Amerika Birleşik Devletleri'nin 35. başkanı seçildi.
1963 - 21-25 Ocak'da şiddetli soğuklar ülkenin her yanını etkiledi. Elektrikler, sular kesildi, trenler yollarda kaldı. Uludağ'da kar kalınlığı 25 metre.
1967 - Uluslararası Las Vegas Maratonu'nda İsmail Akçay ikinci oldu, derecesi: 2 saat, 23 dakika, 3 saniye.
1968 - Türkiye, Yunanistan'daki askeri rejimi tanıyan ilk ülke oldu.
1969 - John Lennon, Yoko Ono ile evlendi.
1971 - Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ), Akademik Konsey'in kararıyla süresiz kapatıldı.
1972 - Türk Hava Yolları'nın Marmara uçağı Adana'da düştü. Uçakta yolcu yoktu. Beş kişilik mürettebattan bir hostes öldü, dört görevli yaralandı.
1975 - Tüm Memurlar Birleşme ve Dayanışma Derneği (Tüm-Der) kuruldu.
1975 - ASALA terör örgütü kuruldu.
1981 - İran, 444 gündür rehin tutulan 52 Amerikalının serbest bırakıldığını açıkladı. Haber, Ronald Reagan'ın Amerika Birleşik Devletleri başkanlığı koltuğunu Jimmy Carter'dan devralmasından birkaç dakika sonra geldi.
1981 - İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi 223 Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu üyesinin tutuklanmasına karar verdi.
1983 - Eski İstanbul Belediye başkanı Ahmet İsvan tahliye edildi. İsvan, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) davasında yargılanmaktaydı.
1986 - Demokratik Sol Parti (DSP) ile Sosyaldemokrat Halkçı Parti SHP arasında yapılan "solda birlik" görüşmeleri kesildi. Demokratik Sol Parti (DSP) Genel Başkanı Rahşan Ecevit "Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) ile yollarımız ayrıldı" dedi.
1986 - Birleşik Krallık ve Fransa, Manş Tüneli planlarını açıkladılar.
1986 - Jacques Chirac, Fransa başbakanı oldu.
1988 - Mehmet Ali Aybar ile Aziz Nesin hakkında 15'er yıla kadar hapis cezası istendi. Gerekçe 2000'e Doğru dergisine Kürt sorunu konusunda yaptıkları açıklamalardı.
1989 - Samsunspor kafilesi, Malatyaspor ile yapacağı lig maçına giderken kaza geçirdi, 3 kişi öldü.
1989 - George H.W. Bush, Amerika Birleşik Devletleri'nin 41. başkanı seçildi.
1989 - Asil Nadir, Günaydın gazetesi, Gelişim yayınlarından sonra Güneş gazetesini de satın aldı.
1990 - Bakü'de Sovyet ordusu tarafından yapılan katliam.Yüzlerce masum hayatını kaybetti. (20 Yanvar Faciası)
1992 - Flash TV yayın hayatına başladı.
1993 - Anayasa Mahkemesi dini bayramlarda Bayram dışında gazete çıkarılmasını yasaklayan yasayı iptal etti.
1993 - Meclis Anavatan Partisi (ANAP) döneminin iki bakanı Safa Giray ile Cengiz Altınkaya'nın Yüce Divan'a verilmesini kararlaştırdı.
1993 - Bill Clinton, Amerika Birleşik Devletleri'nin 42. başkanı seçildi.
1995 - Tokyo metrosuna sarin gazı saldırısı: 12 kişi öldü, 1300 kişi yaralandı.
1996 - Filistin'de ilk kez devlet başkanlığı seçimleri yapıldı. Yaser Arafat devlet başkanı seçildi.
1997 - Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD), "Demokratik standartların yükseltilmesi paketi"ni Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı ile Genelkurmay Başkanlığına sundu. TÜSİAD raporda Kürtçe eğitimin serbest bırakılmasını da öneriyordu.
2000 - Yargıtay, gazeteci Metin Göktepe'yi gözaltında öldürdükleri gerekçesiyle 7 yıl 6'şar ay ağır hapis cezasına çarptırılan 6 sanık polisten 5'inin cezasını onadı, sanıklardan Emniyet Amiri Seydi Battal Köse'nin cezasını ise esastan bozdu.
2001 - George W. Bush, Amerika Birleşik Devletleri'nin 43. başkanı seçildi.
2003 - MERNİS hizmete girdi.
2006 - Yargıtay 1. Ceza Dairesi, Mehmet Ali Ağca'nın tahliyesine ilişkin Kartal 2. Ağır Ceza Mahkemesinin kararını bozdu. Ağca, Yargıtay'ın kararı doğrultusunda Kartal'da bulunduğu yerden alınarak, Kartal H Tipi Cezaevine konuldu.
2007 - Hrant Dink'in öldürülmesi olayının zanlısı Ogün Samast, Samsun'da yakalandı.
2009 - Barack Obama Amerika Birleşik Devletleri'nin 44. Başkanı olarak göreve başladı.
 
 
Kurumsal

İçerik

EĞİTİM

KPSS

MEMUR

Yukarı Çık