İl içi yer değiştirme öğretmen tayini başladı! 2018 MEB boş kontenjanlar...

Ana Sayfa » DÖKÜMAN » MAYIS AYI BELİRLİ GÜN VE HAFTALAR

MAYIS AYI BELİRLİ GÜN VE HAFTALAR

Trafik ve İlk Yardım, Bilişim, Vakıflar, Karayolu Güvenliği ve Trafik, İş Güvenliği, Danıştay ve İdari Yargı, Engelliler, Hemşireler, Aile, Müzeler, Gençlik, Kardeşlik Haftaları ve önemli günler

 
24 Ekim 2012 Çarşamba 10:58 
Yorum YapYazdır
 
MAYIS AYI BELİRLİ GÜN VE HAFTALAR

ÖNEMLİ HAFTALAR

Mayıs ayının ilk haftası : Trafik ve İlk Yardım Haftası
Mayıs Ayının ilk haftası : Bilişim Haftası
Mayıs ayının ikinci haftası : Vakıflar Haftası
1 - 7 Mayıs : Karayolu Güvenliği ve Trafik Haftası
4 - 10 Mayıs : İş Güvenliği Haftası
10 Mayıs Danıştay ve İdari Yargı Haftası
10-16 Mayıs : Engelliler Haftası
12 - 18 Mayıs : Hemşireler Haftası
15 Mayıs Tarihini İçine Alan Hafta Aile Haftası
18-24 Mayıs : Müzeler Haftası
19 - 25 Mayıs : Gençlik Haftası
28 Nisan - 4 Mayıs : Kardeşlik Haftası

ÖNEMLİ GÜNLER
5 Mayıs : Avrupa Günü
6 Mayıs : Hıdrellez
Mayıs ayının 2. Pazar günü : Anneler Günü
14 Mayıs : Dünya Eczacılık Günü
15 Mayıs : Hava Şehitlerini Anma Günü
15 Mayıs : Uluslararası Aile Günü
19 Mayıs : Atatürk'ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı
25 Mayıs : Etik Günü
29 Mayıs : İstanbul'un Fethi

Trafik ve İlk Yardım Haftası

Trafik; kara, hava, deniz taşılları ile yayaların kendilerine özgü yollarda gidip gelmesi olayıdır.

Trafik sorunlarını çözümlemek amacıyla bir çok Avrupa ülkesi aralarında anlaşarak bir konsey kurdu. Bu konseye Türkiye de üyedir. Merkezi Fransa'nın başkenti Paris'te olan bu konseyin üyeleri, zaman zaman toplanarak trafik sorunlarını görüşürler.

Bu konsey Mayıs ayının ilk cumartesi günü ile başlayan haftayı «Uluslararası Karayolu Güven Haftası» olarak kabul etmiştir.

Ülkemizde de trafik kazalarının önlenmesi yolunda çaba gösteren kuruluşlarca, aynı hafta «Trafik Güvenliği ve Eğitim Haftası» olarak kabul edilmiştir. Bu hafta süresince; yayın organları, radyo, televizyon aracılığı ile trafik kazalarının önlenmesi için halka trafik kuralları anlatılır. Trafik kurallarına uyulması gereği belirtilir. Okullarda öğrencilere trafik bilgileri öğretilir.

Uygarlık tarihinde tekerleğin bulunması önemli bir olaydır. Önceleri yüklerini kendileri taşıyan, hayvanlara taşıtan insanlar tekerleğin bulunması ile taşıt araçları yaptılar. Uzun süren çalışmalar, araştırmalar sonucu buharı bulan, motor gücünden yararlanmayı öğrenen insanlar bu buluşlarını taşıtlara uyguladılar. Önce kara taşıtlarının, sonra deniz ve hava taşıtlarının sayıları çoğaldı, hızları arttı.

Bu taşıt araçlarına sahip olan insanlar kentlerde ve kentler arasında araçlarını kullanmaya başladılar. Yürüyenlerin karşıdan karşıya geçmesi zorlaştı. Taşıt araçları insanlara ve birbirlerine çarparak kazalara neden oldular.

Trafik sorunlarına çözüm getirmek, trafiği düzene koymak için bir takım kurallar belirlendi. Sürücülerin ve yayaların uymaları gereken bu kurallara trafik kuralları denir. Trafik kuralları uzun araştırmalar ve deneyler sonucu ortaya çıkmıştır.

Bizi en çok ilgilendiren, her an karşılaştığımız kara trafiğidir. Deniz ve hava taşıtlarının gidiş gelişlerini düzenleyen deniz ve hava trafiği kuralları da vardır.

Her gün gazetelerde okuduğumuz; radyoda dinlediğimiz, televizyonda izlediğimiz trafik kazaları; dikkatsizlikten, kendine fazla güvenmekten ve trafik kurallarına uymamaktan meydana gelir. İnsan yaşamı bakımından trafik, çağımızın en önemli sorunudur. Büyük kentlerde günün her saatinde taşıtlarla karşılaşırız. Trafik kazalarında yaralanan ve ölenlerin çoğu 5-14 yaş arasındaki çocuklardır.

Bu nedenle Trafik Haftası’nda, özellikle ilkokullarda, öğrencilere trafik kuralları öğretilir. Trafik kazasına uğramamak için hafta boyunca öğrendiklerimizi hiç unutmayalım. Yürürken, karşıdan karşıya geçerken tüm trafik kurallarına uyalım.

YAYALAR İÇİN TRAFİK KURALLARI

Cadde ve sokaklarda her zaman yaya kaldırımında yürümeliyiz. Karşı kaldırıma ancak yaya geçitlerinden geçmeliyiz.

Kaldırımdan inerken, karşıdan karşıya geçerken önce sola, sonra sağa yine sola bakıp öyle geçmeliyiz.

Yaya kaldırımı olmayan yerlerde yolun solundan yürümeliyiz.

Trafik polislerinin işaretlerine uymalıyız.

Trafik polisinin olmadığı yerlerde trafik işaretlerine dikkat etmeliyiz.

Trafik lambası kırmızı yanarken kesin olarak karşıya geçmemeliyiz.

Karşıdan karşıya geçerken zikzaklar çizmemeliyiz.

Duran bir taşıtın hemen önünden ve arkasından geçmemeliyiz.

Taşıt araçlarından inerken taşıtın tam olarak durmasını beklemeliyiz.

Taşıt araçlarına binerken sıramızı beklemeliyiz.

Taşıt aracından iner inmez hemen karşıya geçmemeliyiz.

Taşıtlara hiçbir nedenle asılmamalıyız.

Yolda top oynamamalıyız.

Yolda gruplar oluşturup geçişe engel olmamalıyız.

KAZAYA UĞRAYAN KIZ

Polianna, (Polyanna) herkesin sevgisini kazanan bir kızdır. Bu sevimli çocuk, bir gün kazaya uğradı.

Kaza, ekim ayının son günü oldu. Polianna okuldan acele acele eve dönerken karşıdan gelen bir otomobilin önünden karşı kaldırıma geçmek istemişti.

İşte bundan sonra olanları hiç kimse öğrenemedi. Kazanın nasıl olduğunu kimse bilmiyordu. Suçlu da meydanda yoktu. Yalnız Polianna o çok sevdiği odaya, o gün saat beşte, baygın, ayakları tutmaz bir halde, kucakta getirilmişti.

Ertesi gün de, daha ertesi gün de Polianna okula gidemedi. Zaman zaman aklı başına gelirse birkaç soru soruyordu ama daha bir şeyin farkında değildi. Sorularına verilen karşılıklardan da bir şey anlamıyordu.
Böylece tam bir hafta çevresinde olup bitenlerden habersiz, yatağında kıpırdamadan yattı. İlk haftanın sonunda ateşi düştü, vücudundaki ağrılar azaldı, aklı da başına geldi. İşte o zaman Polianna'ya olup bitenleri ta başından başlayıp anlatmak gerekti.

Polianna hikayeyi dinledikten sonra derin bir soluk aldı.

— Demek ki sadece yaralanmışım, dedi. Öyleyse hasta sayılmam. buna çok sevindim.

Teyzesi küçük kızın yatağının kenarında oturuyordu.

— Sevindin mi? diye sordu.
— Evet, yaşadığım sürece yatağından çıkamayan bir hasta olmaktansa, bacağımın kırılmasına seviniyorum. Biliyor musunuz, bacak kırıkları insanı ömrü boyunca yatakta zorlayan hastalıklara benzemiyor. Kırık bacaklar iyileşiyor.

Polianna gözlerini tavana dikmiş, durmadan konuşuyordu.

— Çiçek hastalığına yakalanmadığıma da seviniyorum. Çiçek bozuğu çilden de kötüdür, iyi ki boğmaca da olmamışım. Bir kere olmuştum, biliyorum. Çok kötü hastalıktır. Hele kızıl, kızamık olmadığıma da daha çok seviniyorum. Çünkü bu hastalıklar başkalarına da geçer. Öyle olsaydı yanımda oturmanıza izin vermezlerdi.

Teyzesi:

— Seni sevindirecek ne kadar da çok şey varmış, dedi. Polianna tatlı tatlı güldü.
— Evet seviniyorum ya dedi. Daha size açıklamadığım pek çok şey beni sevindiriyor.

E. PORTER
Çeviren : Azize BERGİN (Polyanna)

Bilişim Haftası

Bilişim teknolojilerindeki hızlı değişimler, ülkeleri bir yandan çeşitli ekonomik ve sosyal çalkantılar içine sürüklerken, diğer yandan da yeni ekonomik süper güçler yaratmaktadır. İster geri kalmış olsun, isterse gelişmiş, bilişimin gücünün farkına varan tüm ülkeler, teknolojik gelişmelere ayak uydurabilmek için var güçleri ile planlar yapmakta, mevcut sistemlerini sorgulamakta ve bilgi toplumunun temel taşı olan insan gücünü her şeyin önüne çıkarmaktadırlar. Çünkü artık ülkelerin zenginlikleri para ile ya da doğal kaynaklarının zenginliği ile değil, bilgi ve insan kaynaklarının zenginliği ile ölçülmektedir. İnsan gücü yetiştirmenin tek yolu da eğitim ve öğretimdir.

Eğer bir ülkede eğitim kurumları öncelik sırasında arka plana itilmişse, genç nüfusa eğitim olanakları sağlanamıyor ve gençler toplum dışı etkinliklere itiliyorlarsa ve yetişen değerli beyinler başka ülkelere göç ediyorlarsa, o ülke kan kaybediyor demektir. Bu nedenle, Türkiye 21. yüzyılda varlığını sürdürebilmek için Milli Eğitimini ciddi bir biçimde yeniden yapılandırmak zorundadır.

Bu yapılanma, bilişim teknolojileri ile toplumumuzun düşünme, öğrenme ve iletişim alışkanlıklarını geleceğin ihtiyaçlarına göre değiştirmelidir. Bunun için, temel hedeflerimiz;

Toplumumuzun tüm kesitlerinde yaratıcı, esnek ve yenilikçi düşünce tarzını oluşturmak,

Bireylerimizin yaşam boyu eğitimini sağlamak ve sosyal sorumluluğunu geliştirmek,

Okullarımızı kendi aralarında ve çevrelerindeki dünya ile bağlantılandırmak,

Yeni eğitim yöntemleri kullanarak eğitimde etkinliği ve verimliliği artırmak,

Milli Eğitim Sistemimizin idari ve yönetimsel mükemmeliyetini sağlamak,

Bilgi Toplumuna dönüşümde sayısal uçurumu (digital gap) gidermektir.

Yukarıdaki temel hedefleri hayata geçiren politika ve stratejileri üretmek ve gerekli plan ve eylemleri yapmak üzere ülkemizin tüm kaynaklarını seferber ederek bilgili insan gücü yetiştirmek en büyük önceliğimiz olmalıdır.

Avrupa Birliği’ne tam üye olma sürecindeki Türkiye’nin, genç ve dinamik nüfusu ile ekonomik bir güç oluşturabilmesi, bireylerini eğiterek bilgi toplumuna dönüşümü ile sağlanabilir. Bu, Türkiye’nin önündeki en önemli fırsatlardan birisidir. Bu bağlamda okulların bilgisayarlanmasına yardımcı olunmalı, elden geldiği kadar kampanyalara destek verilmelidir.

Vakıflar Haftası

Bir hizmetin sürüp gidebilmesi için, kişilerin kendi istekleriyle bağışladıkları para ve mülklere “ Vakıf” denir. Bağışlanan mülklerin, eserlerin geleceğe sağlıklı kalabilmeleri korunmalarına bağlıdır. Geçmişin geleceğe taşınması ve yaşatılması vakıfların görevi arasındadır.

İnsanlar arasında sosyal dayanışmanın sağlanması, yardımlaşmak, birbirine destek olmak, acı ve mutlu günleri paylaşmak, sevgi ve saygı tohumlarını atabilmek için fertler arasındaki ilişkilerin iyi olması gerekir.

Vakfın tarihçesi çok eskilere dayanır. Dinimiz yardımlaşmayı ve ihtiyacı olanlara destek olmayı dini temeli saymıştır. Vakıflar Osmanlılar zamanında daha da yaygınlaşmıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da etkinliğini aynı ölçüde sürdürmüştür. 5 Haziran 1935’te çıkan bir kanunla “Vakıflar Genel Müdürlüğü” kuruldu. Ülkemizdeki vakıfların hepsinin yönetimi, bu teşkilata verildi.

Vakıflar eğitime, öğretime, belediyelere, sağlık işlerine, yoksullara hizmet ederler. Vakıf tarafından yardım alan kişilerin adları, kurum tarafından açıklanmaz.

Ülkemizin sosyal, ekonomik, kültürel ve yurt savunmasında vakıfların yardımlar büyüktür. Bu kadar güzel bir hizmetin sürekliliğini sağlamak hepimizin görevidir. Vakıflara yardım ederek gelirlerini çoğaltmak ve çalışmalarını desteklememiz gerekir.

Vakıfların toplumsal yaşamımızdaki hizmetlerini şöyle sıralayabiliriz:

Dini hizmetler
Sağlık hizmetleri
Eğitim ve öğretim hizmetleri
Aş evi hizmetleri
Sosyal hizmetler
Sanat ve kültür hizmetleri
Para yardımı
Milli savunma hizmetleri
İktisadi hizmetler
Ulaştırma hizmeti
Spor hizmetleri
İnsanlardaki yardım duygusunu geliştirmek, dayanışmanın önemini anlatmak ve insanların gönül zenginliğine ulaşmasına yardımcı olmak amacı ile 1985 yılından beri 3 – 9 Aralık tarihleri arasında “Vakıf Haftası” kutlanmaktadır.


AÇIKLAMA -2-

Bir hizmetin gelecekte de hizmet olarak devamını sağlamak amacıyla kendi istekleri ile resmi yollarla bağışlanan mülk ve paralara vakıf denir. Türk toplumunda vakıfların çok eski bir geçmişi vardır. Eskiden bağışlanan hanlar, hamamlar, yapılan köprüler, çeşmeler, okullar ve camiler buna örnek olarak verilebilir. Bağışlanan bu eserlerin geleceğe sağlıklı kalabilmeleri korunmalarına bağlıdır. Geçmişin gelecekte yaşatılması da vakıfların görevleri arasındadır.

Bu eserlerin korunması ve verilen hizmetin devamını sağlamak için Vakıflar Genel Müdürlüğü kurulmuştur. Bütün bu eserler, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından onarılır, kiraya verilir, gelirleri toplanır. Toplanan bu gelirler eserlerin korunması, kimsesizlere yardım ve çalışanların maaş alacakları olarak harcanır. Türkiye’de Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün malı olan bir çok dükkan ve iş yeri bulunmaktadır.

Vakıflar Genel Müdürlüğüne bağlı vakıf eserleri sayısı 7500 civarındadır. Vakıflar Genel Müdürlüğü bu gelirler dışında devlet tarafından da desteklenmektedir. Bunun için her yıl bütçeden belirli bir miktarda ödenek ayrılmaktadır.

Vakıflara bağlı öğrenci yurtlarında öğrencilerin barınma, yiyecek ve giyecek ihtiyaçları karşılık beklemeden sağlanır. Düşkümler ve yoksullar için aş evleri açıp onların daha sağlıklı yaşamalarına katkıda bulunulur. Sağlık hizmetleri veren vakıflar da aynı hizmetleri insanlara sunarlar. Vakıflar Genel Müdürlüğü ve vakıfların hizmetlerini anlatmak amacıyla her yıl 3 – 9 Aralık tarihleri arasında Vakıflar Haftası kutlanır. Hafta boyunca vakıfların çalışmaları hakkında bilgi verilir. Radyo ve televizyonlarda, okullarda konu ile ilgili konuşmalar yapılır. Okullarda vakıf eserlerini tanıtıcı duvar gazeteleri düzenlenir. Gidilebilecek vakıflar ve vakıf eserlerine geziler düzenlenir.

Tarihin izlerinin yaşandığı bu eserlere sahip çıkalım. Yaşamaları için yardım edelim. Vakıf eserlerini korumak için yardımcı olalım. Hayırlı iş yapmanın en emin yolu vakıflara yapılan bağışlardır.

Mehmetçik Vakfı, Milli Eğitim Vakfı, Kalp Vakfı gibi vakıflar kendi alanları ile ilgili hizmet vermektedirler.

Karayolu Güvenliği ve Trafik Haftası

Trafik; kara, hava, deniz taşılları ile yayaların kendilerine özgü yollarda gidip gelmesi olayıdır.

Trafik sorunlarını çözümlemek amacıyla bir çok Avrupa ülkesi aralarında anlaşarak bir konsey kurdu. Bu konseye Türkiye de üyedir. Merkezi Fransa'nın başkenti Paris'te olan bu konseyin üyeleri, zaman zaman toplanarak trafik sorunlarını görüşürler.
Bu konsey Mayıs ayının ilk cumartesi günü ile başlayan haftayı «Uluslararası Karayolu Güven Haftası» olarak kabul etmiştir.

Ülkemizde de trafik kazalarının önlenmesi yolunda çaba gösteren kuruluşlarca, aynı hafta «Trafik Güvenliği ve Eğitim Haftası» olarak kabul edilmiştir. Bu hafta süresince; yayın organları, radyo, televizyon aracılığı ile trafik kazalarının önlenmesi için halka trafik kuralları anlatılır. Trafik kurallarına uyulması gereği belirtilir. Okullarda öğrencilere trafik bilgileri öğretilir.

Uygarlık tarihinde tekerleğin bulunması önemli bir olaydır. Önceleri yüklerini kendileri taşıyan, hayvanlara taşıtan insanlar tekerleğin bulunması ile taşıt araçları yaptılar. Uzun süren çalışmalar, araştırmalar sonucu buharı bulan, motor gücünden yararlanmayı öğrenen insanlar bu buluşlarını taşıtlara uyguladılar. Önce kara taşıtlarının, sonra deniz ve hava taşıtlarının sayıları çoğaldı, hızları arttı.

Bu taşıt araçlarına sahip olan insanlar kentlerde ve kentler arasında araçlarını kullanmaya başladılar. Yürüyenlerin karşıdan karşıya geçmesi zorlaştı. Taşıt araçları insanlara ve birbirlerine çarparak kazalara neden oldular.

Trafik sorunlarına çözüm getirmek, trafiği düzene koymak için bir takım kurallar belirlendi. Sürücülerin ve yayaların uymaları gereken bu kurallara trafik kuralları denir. Trafik kuralları uzun araştırmalar ve deneyler sonucu ortaya çıkmıştır.

Bizi en çok ilgilendiren, her an karşılaştığımız kara trafiğidir. Deniz ve hava taşıtlarının gidiş gelişlerini düzenleyen deniz ve hava trafiği kuralla­rı da vardır.

Her gün gazetelerde okuduğumuz; radyoda dinlediğimiz, televizyonda izlediğimiz trafik kazaları; dikkatsizlikten, kendine fazla güvenmekten ve trafik kurallarına uymamaktan meydana gelir. İnsan yaşamı bakımından trafik, çağımızın en önemli sorunudur. Büyük kentlerde günün her saatinde taşıtlarla karşılaşırız. Trafik kazalarında yaralanan ve ölenlerin çoğu 5-14 yaş arasındaki çocuklardır.

Bu nedenle Trafik Haftası’nda, özellikle ilkokullarda, öğrencilere trafik kuralları öğretilir. Trafik kazasına uğramamak için hafta boyunca öğrendiklerimizi hiç unutmayalım. Yürürken, karşıdan karşıya geçerken tüm trafik kurallarına uyalım.

Karayolu Güvenliği ve Trafik Haftası güzel sözler
* Acele giden ecele gider.
* Hastanelerin de mağazalar gibi vitrinleri olsaydı, kazalar bu denli çok olmazdı.
* Kazaları arabalar değil, insanlar yapar.
* Bir anlık dikkatsizlik ömür boyu pişmanlık getirir.

Yayalar İçin Trafik Kuralları
1. Cadde ve sokaklarda her zaman yaya kaldırımında yürümeliyiz. Karşı kaldırıma ancak yaya geçitlerinden geçmeliyiz.
2. Kaldırımdan inerken, karşıdan karşıya geçerken önce sola, sonra sağa yine sola bakıp öyle geçmeliyiz.
3. Yaya kaldırımı olmayan yerlerde yolun solundan yürümeliyiz.
4. Trafik polislerinin işaretlerine uymalıyız.
5. Trafik polisinin olmadığı yerlerde trafik işaretlerine dikkat etmeli­yiz.
6. Trafik lambası kırmızı yanarken kesin olarak karşıya geçmemeli­yiz.
7. Karşıdan karşıya geçerken zikzaklar çizmemeliyiz.
8. Duran bir taşıtın hemen önünden ve arkasından geçmemeliyiz.
9. Taşıt araçlarından inerken taşıtın tam olarak durmasını beklemeli­yiz.
10. Taşıt araçlarına binerken sıramızı beklemeliyiz.
11. Taşıt aracından iner inmez hemen karşıya geçmemeliyiz.
12. Taşıtlara hiçbir nedenle asılmamalıyız.
13. Yolda top oynamamalıyız.
14. Yolda gruplar oluşturup geçişe engel olmamalıyız.

İş Güvenliği Haftası

1987 yılından bu yana her yıl 4-10 Mayıs tarihlerini İş Sağlığı ve Güvenliği Haftası olarak kutlamaktadır.

Danıştay ve İdari Yargı Haftası

Danıştay hakkında bilgi

Kuruluş

Şurayı Devlet adıyla 1868 yılında Danıştayın kurulması, ülkede 19. yüzyılın ilk yıllarında başlayan ıslahat ve yenileşme hareketlerinin en önemlilerinden biridir.

Padişah Abdülaziz'in 10 Mayıs 1868 günlü nutkuyla fiilen çalışmaya başlayan Şurayı Devlet'in "Kavanin ve nizamat layihalarını tetkik ve tanzim, mesalihi mülkiyeyi tetkik, hükümet ile eşhas beyninde mütehaddis deaviyi rü'yet ve memurini devletin tahkik ahvaliyle, muhakemelerini icra" görevlerini yerine getirmek üzere kurulmuştur. "Hükümet ile eşhas beyninde mütehaddis davaları" görmek ve çözümlemek görevi, 1876 Kanuni Esasisi ile genel mahkemelere bırakıldığından, İmparatorluk Danıştayının yargısal görevi çok sınırlı kalmıştır.

İmparatorluk döneminde 54 yıl görev yapan Danıştayın faaliyeti, 4 Kasım 1922 tarihinde İstanbul’daki bütün merkez kuruluşlarının TBMM Hükümetinin idaresine geçtiği sırada sona ermiş, Cumhuriyet devrinde 669 sayılı Kanunla Danıştay yeniden kurulup, 6 Temmuz 1927 tarihinde çalışmaya başlamıştır. 669 sayılı Kanuna göre Danıştay, üç idari bir dava dairesi olmak üzere, dört daireden oluşmaktaydı.

1961 Anayasası, mahkemelerin ve hakimlerin bağımsızlığını hem yasama ve hem de yürütme organlarına karşı koruyabilmek için gerekli hükümleri öngörmekte idi. Bu Anayasanın 114 üncü maddesinde, "İdarenin hiçbir eylem ve işlemi yargı mercilerinin denetimi dışında bırakılamaz" denilmiş ve 1982 Anayasası ile bazı kısıtlamalar getirilmişse de, temel ilke korunmuştur.

1982 yılında ayrıca, ilk derece idari yargı mercileri olan idare ve vergi mahkemelerinin kurulmasıyla, idari yargı örgütünün kuruluşu tamamlanmıştır. Bu gün Danıştay, bu mahkemelerin üzerinde bir temyiz mercii olarak yargı görevine devam etmektedir.

Anayasa'da öngörülen Yüksek Mahkemelerden biri olan Danıştay, Anayasanın 155 inci maddesine göre, yürütme organına yardımcı bir inceleme, danışma ve karar organı olmanın yanısıra, yönetimin yargı yoluyla denetlenmesinde etkin ve önemli görev yapan bir yargı kuruluşudur.

Bugün Danıştayın idari görevleri ile yargı görevi birbirlerinden kesin olarak ayrılmış ve her iki görevi yürütecek daireler birbirinden tamamen ayrı olarak kurulmuşlardır. Yönetimin yargı yoluyla denetlenmesi görevini, idare ve vergi mahkemeleriyle birlikte, Danıştayın dava daireleri yürütmektedir.

Günümüzde Danıştay, 1982 yılında yürürlüğe giren 2575 sayılı Danıştay Kanununa göre örgütlenmiştir. Bu Kanuna göre Danıştay, onu dava, ikisi idari olmak üzere oniki daireden oluşmaktadır. Bugün Danıştayda, Danıştay Başkanı, Başsavcı, başkanvekilleri, daire başkanları ve üyeler olarak, 87 yüksek mahkeme hakimi görev yapmaktadır.

Danıştayda ayrıca, dava dosyalarını inceleyerek daire veya görevli kurullara gerekli açıklamaları yapmak, tutanakları hazırlamak ve karar taslaklarını yazmakla görevli, tetkik hakimleri ve davalar hakkında hukuki düşüncelerini bildirmek üzere savcılar bulunmaktadır.

Engelliler Haftası

Engelliler Haftası hakkında genel bilgi
10-16 Mayıs arası Engelliler Haftasıdır. Sakatlık insanlığın ortak sorunudur. Bu yüzden Sakatlar Haftası yalnız ülkemizde değil Birleşmiş Milletlere üye 156 ülkede aynı zamanda değerlendirilir.
Sakatlar Haftası boyunca; sakatlık sorunu, sakatlığın önlenmesi ve sakatların eğitimi konusu üstünde durulur. Radyo ve televizyonda konu ile ilgili programlar yayınlanır. Okullarda her gün ayrı bir sakatlık konusu işle­nir. Sakatları Koruma Millî Koordinasyonu Kurulu haftanın değerlendirilmesi için aşağıdaki programın uygulanmasını kararlaştırmıştır.
10 Mayıs Sakatlar Haftasının açılışı
11 Mayıs Görmeyenler günü
12 Mayıs işitme ve Konuşma Kusurluları günü
13 Mayıs Ortopedik Sakatlar günü
14 Mayıs Zeka ve Ruhsal Özürlüler günü
15 Mayıs Güçsüz Yaşlılar ve Korunmaya Muhtaç Çocuklar günü
16 Mayıs Sakatlar Haftasına genel bakış.

Hemşireler Haftası

Tarihi çok eski olan hemşirelik mesleği; Eski Mısır, Hindistan, Yunanistan ve Roma’da ilk çağlarda bugünkü biçimde olmasa bile yapılmaktaydı.

Dünyada modern hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale (Florans Naytingel) olup, ilk hemşirelik okulunu da 1962 yılında Londra’da açmıştır.

Ülkemizde ilk olarak "Hilal-i Ahmer Cemiyeti" (Kızılay) 1911 yılında hemşirelik kursları açmıştır. Bu kursları bitiren hemşireler; 1912–1914 Balkan Savaşları ile 1914–1918 Birinci Dünya Savaşı’nda hasta ve yaralı askerlere bakmışlardır. Cumhuriyet sonrası ilk Hemşirelik Okulu İstanbul’da açıldı.

Bunu 1939 yılında Ankara’da açılan Askeri Hemşirelik Okulu izledi.

1943’te Verem Savaş Derneği, 1946’da Sağlık Bakanlığı İstanbul’da birer Hemşirelik Okulu açtılar. Daha sonra diğer illerde bu tip okullar açıldı. Bu okullar ortaokul düzeyinde üç yıl, lise düzeyinde dört yıl eğitim vermekteydi. Günümüzde 4 yıllık Sağlık Kolejlerine dönüştürülmüşlerdir. Kolej ve lise mezunlarına eğitim veren 4 yıllık Yüksek Hemşirelik Okulları da halen faaliyettedir. Bu okullardan en ünlüsü İstanbul’daki Florance Nightingale Yüksek Hemşirelik Okulu’dur. Çeşitli üniversitelere bağlı hemşirelik okulları da vardır.

12 Mayıs’ta hemşireliğin kurucusu Florance Nightingale doğduğu için, ona izafeten "Hemşirelik Haftası"nın başlangıç günü olmuştur.
12–18 Mayıs tarihleri arasında başta hemşireliğin kurucusu Florance Nightingale (1820–1910)’in özverili, sevecen, gece ve gündüz hizmetleri saygıyla anlatılırken, hemşirelik mesleğinin de kutsallığını vurgulamak gerekir.

Hemşirelik; insan sevgisiyle dolu, şefkatle, sabırla yapılan kutsal ve onurlu bir meslektir.
Bu hafta değerlendirilirken, hemşirelik mesleğinin sorunları ortaya konur ve çözümler üretilir. Mesleğin önemine toplumun dikkati çekti.

Nightingale, Kırım Savaşı sırasında İngiltere’den gelerek, Üsküdar’daki Selimiye Kışlası’nda hemşirelik yapmış ve büyük ün kazanmıştır. 1964 yılından itibaren ülkemizde de her 12 Mayıs Günü "Hemşireler Günü" olarak kutlanmaktadır.

Sağlık, bireylerde, zorunlu, vazgeçilmez ve hayatın her döneminde aynı önemi koruyan temel ihtiyaçlardan biridir. Bu ihtiyaca cevap veren personel içinde en önemli meslek grubu ise hemşirelerdir.

Hemşirelik, güç çalışma şartlarını gerektiren, özveri, sabır, hoşgörü kavramlarını içinde bulunduran zor bir meslektir. Hemşirelik, diğer mesleklerde olduğu gibi, toplumsal ihtiyaçlardan doğan, insan hayatıyla yakında ilgili bir meslektir; ekip çalışmasını bilen, el becerisi olan, hızlı çalışan hünerli eller ister; temelinde sevgi, saygı yatar. Hemşire din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin, birey, aile ve topluma sağlığını kazandırmak için çalışır. Bu nedenle, sevgiden, şefkatten, disiplin ve ciddiyetten uzak bir kişinin bu mesleği icra etmesi mümkün değildir; çünkü hemşire, sağlığı yerinde olmayan, yardıma muhtaç insanlara hizmet vermektedir. Bu yönü düşünüldüğünde, hemşirelerin, hem eğitim açısından hem de psikolojik, sosyal ve ekonomik açıdan desteklenmesi gereken bir meslek grubu olduğu ortaya çıkmaktadır.


TÜRKİYE’DE HEMŞİRELİK

Türkiye’de hemşirelik, sağlık hizmeti veren ekip üyelerinden biri olarak önemli bir yere sahip olmakla birlikte hak ettiği değeri göremiyor. Hemşire, toplumumuzda hekimin yardımcısı gibi algılanıyor; sağlık hizmetinin bir ekip hizmeti olduğu dile getirilse de bu söylem uygulamaya yeterince yansımıyor. Oysa sağlık hizmetleri bir bütündür ve her disiplin sağlıklı/hasta birey için çalışır.


HEMŞİRE NE DEMEKTİR?

Belirli sağlık eğitim ve öğrenimi gördükten sonra; sağlık hizmeti alan hastaların bakımında görev yapan, kliniklerde de sağlık hizmeti sunan, hekimlere yardımcı olan sağlık personeli kadınlara "Hemşire" denir.
Hemşireliğin farklı tanımları yapılmış aslında. 19. yüzyılda Florance Nightingale hemşireliği “Hastayı iyileştirmek için hasta çevresinin iyileştirilmesi ve düzenlenmesi eylemi.” şeklinde; 20. yüzyılda Henderson ise “Bireyin sağlığına ve bağımsızlığına kavuşma sürecindeki dinamik güç.” olarak tanımlamış. Uluslararası Hemşireler Birliği de bu tanımı benimsemiştir. 1980 yılında Amerikan Hemşireler Birliği hemşireliği “Yardım sunan bir meslek.”, hemşirelik uygulamasını “Var olan ve olabilecek sağlık sorunlarına karşı gösterilen insan tepkilerinin tanı ve tedavisidir.” diye tanımlamıştır.

TÜRKİYE’DE HEMŞERİLİĞİN TEMEL SORUNLARI

Farklı düzeylerde eğitim alma: Ülkemizde hemşirelik eğitimi lisans, önlisans, açık öğretim, lise sonrası 18 aylık kurs ve ortaokul sonrası 4 yıllık lise şeklinde beş ayrı düzeyde verilmiştir ve bu farklılık devam etmektedir. Bu heterojenlik mesleği algılama, mesleki çabaları benimseme, belirli bir gelire sahip olma gibi özelliklerinden dolayı mesleği olumsuz etkiliyor. Eğitim düzeylerinin farklılığı, çalışma yaşamında yetki ve sorumluluklara yansımıyor. 1996 yılında kapatılan Sağlık Meslek Liseleri 2001 yılında tekrar açıldı, hemşirelerin üniversite düzeyinde eğitim talepleri dikkate alınmadı. Oysa şu an dünyada ortaokul sonrası lise eğitimi ile yetinen ülke bulunmamaktadır.

Hemşirelik Kanunu: 1954 yılında çıkarılan 6283 sayılı Hemşirelik Kanunu hemşirenin değişen ve yapmakta olduğu rol ve işlevlerini kapsamıyor. Avrupa Birliği süreciyle birlikte hızla uyum yasaları çıkarılırken hemşirelik yasasının gündemde olmaması, çıkan yasaların ülkemiz sağlık ihtiyaçlarını yansıtmamaktadır.

Hemşire istihdamı: Sağlıkta dönüşüm adıyla yürütülen politikalar, genelde sağlık çalışanlarını, özelde hemşireleri oldukça olumsuz düzeyde etkilemiş; halen etkilemeye devam etmektedir. Sağlıktan kar elde etmeyi hedefleyen bu politikalar tedavi edici sağlık hizmetlerine dayandığı, koruyucu sağlık hizmetlerini yok saydığı ya da finansal olarak bireysel sorumluluk alanını daralttığı için hemşirelerin istihdam sorunları ülkemiz dahil, pek çok ülkenin önemli bir sorunu. Ülkemizdeki toplam 80 bin hemşirenin yüzde 90’ı tedavi edici sağlık hizmetlerinde çalışıyor. Bunun yanında tedavi edici sağlık hizmetleri, Sağlık Bakanlığı tarafından belirlenen kadronun yarısından bile az sayıda hemşire ile yürütülmektedir. Örneğin 300 yataklı bir çocuk hastanesi için 400 hemşire kadrosu belirlenmişken 150–170 hemşire ile hizmet verilmektedir.

Böylesi yoğun koşullarda çalışan hemşireler kendi alanları olan bakımı başkalarına bırakma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu durum mesleğin özerkliğini, bakım kalitesini olumsuz yönde etkilemekte, hemşireliğin sadece hekim istemlerini uygulayan bir meslek olarak algılanmasına neden olmaktadır.

Branşlaşma: Ülkemizde temel eğitim sonrası akademi dışında branşlaşma olanakları yoktur. (Ameliyathane hemşireliği, yoğun bakım hemşireliği, onkoloji hemşireliği vb.) Yıllarca onkoloji hemşireliği yapmış hemşireler çok farklı alanlarda çalıştırılabilmektedir. Bu durum mesleki doyumu azaltarak tükenmişliği artırmaktadır.

Cinsiyet: Hemşireliğin sosyolojik özelliklerinin en başında gelen önemli faktör cinsiyettir. Ülkemizde erkek hemşirelerin sayılarının çok az olması ve hemşireliğin kadınlara özgü bir meslek olarak algılanması mesleğin gelişimini olumsuz yönde etkiliyor. Ataerkil aile temelli toplumumuzda kadınlardan erkeğe boyun eğme ve saygı beklendiğinden, kadınlardan oluşan hemşirelik de bu anlamda büyük ölçüde payını almıştır.

Ülkemizdeki sağlık sisteminde geleneksel sağlık anlayışı hâkim. Hastanın merkezde olmadığı, hasta hakkında karar verenin tek başına hekimin olduğu bu anlayışın değişmesi gerekiyor.

Türk Hemşireler Derneği’nin 2000 yılında hemşire, ebe ve sağlık memurlarının meslekten memnuniyetine ilişkin yaptığı araştırmada; araştırmaya katılan hemşirelerin yüzde 41,9’unun mesleğinden memnun olduğu, yüzde 58.1’inin mesleğinden memnun olmadığı saptanmış. Memnuniyetsizlik nedenleri ise,
1. Ücret yetersizliği,
2. Görev yetki ve sorumluluklarının belli olmaması,
3. Risk fazlalığı,
4. Görev dışı işlerde çalıştırılma,
5. Meslekte ilerleyememe,
6. Toplumun mesleğe yönelik olumsuz yaklaşımı,
7. Yoğun çalışma temposu,
8. Yardımcı sağlık personeli olarak değerlendirilme,
9. Fazla çalışma ve
10. İstenilen branşta çalışamama olarak sıralanmış.

Ülkemizde sağlık ve hemşireliğe yönelik planlamalarda hemşirelerin olmaması ya da yeterince temsil edilmemesi de mesleğin otonomi kazanmasını olumsuz etkileyen faktörlerden biri olarak görülüyor.

Hemşirelik profesyonel bir meslektir. Gelişmiş ülkelerde meslekleşme sürecini tamamladığı halde yukarda sayılan nedenlerden dolayı ülkemizde meslekleşme istenilen düzeyde değildir.

Hemşirelik mesleğinde yaşanan sorunlar, hemşirelik uygulamalarına; hemşirelerin bağımsız fonksiyonlarından olan bakım verme ve yardım etme işlevlerini yeterince yerine getirememesi, mesleki bilgi ve yeteneklerini etkin kullanamaması şeklinde yansımaktadır. Bunun sonucunda toplum kaliteli hemşirelik bakımı alamamakta, sağlık hedeflerine ulaşmada hemşirelik potansiyeli değerlendirilememektedir.

Aile Haftası

Her yıl aile gününü içine alan hafta aile haftası olarak kutlanmaktadır.

Aile genelde belirli bir akraba grubuyla tanımlanır ki bu da sıklıkla çekirdek aile olarak tanımlanan anne baba ve çocuktan oluşur. Çağımızda bu tanım ailenin yapısı ve temel işlevi değişmeden ‘‘ortak bir geçmişi ve geleceği olan kişilerin oluşturduğu grup’’ olarak değişmiştir

İslamda Ailenin Önemi

Karı-koca, ana-baba ve çocuklardan meydana gelen en küçük insan topluluğuna aile denir.

Ailelerin birleşmesinden Millet meydana gelir. Bir Millet için ailenin önemi çok büyüktür. Çünkü milletin temeli ailedir. Aileler mutlu ve huzurlu olursa millet de güçlü ve kuvvetli olur.

Aile, bir milleti millet yapan milli ve manevi değerlerin, gelenek ve göreneklerin öğrenildiği bir okuldur. Allah'a, vatan ve millete karşı borçlu olduğumuz vazifeler önce burada öğrenilir. Küçükler ailede büyüklerin davranışlarını görerek taklid eder, devamlı olarak gördüğü hareketler ruhunda iyice yerleşir ve alışkanlık haline gelir. Böylece çocuğun ahlâki yapısı ve kişiliği oluşur.

İnsanların davranışlarını bir fotoğraf makinesi gibi alan çocuğun temiz ruhunda iyi görüntülerin yer alması için, aile fertlerinin her zaman iyi hareketlerde bulunması gerekmektedir. Bu sebeple, aile fertlerinin birbirlerine karşı ahlâki vazifelerini ve sorumluluklarını yerine getirmesi büyük önem taşımaktadır. Ailenin mutluluğu ve milletin geleceği buna bağlıdır.

Müzeler Haftası

18-24 Mayıs tarihleri arası Müzeler Haftası’dır. Müzeler Haftası'nda ülkemizin kültür varlıkları tanıtılır. Eski eserlerin korunması, gereği anlatılır. Müzelerimiz gezilerek milli kültür ve tarih bilgimiz zenginleştirilir. Hafta içinde açık oturumlar düzenlenir. Uzmanların konferans vermeleri sağlanır. Okullarda Tabiat Varlıkları ve Müzeler köşesi hazırlanır, bu köşede müzecilikle ilgili basında çıkan yazılar sergilenir.

Öğrencilerin müzecilikle ilgili yazıları burada değerlendirilir. Çevrede bulunan eski eser niteliğindeki belge ve kalıntılar bu köşede sergilenir.

Müze; sanat, bilim, tarih, kültürle ilgili eserlerin halka gösterilmek için toplanıp sergilendiği yerlerdir.
Eski eser; belge, anıt ve kalıntılardır. Eski eserler, bize, geçmiş yıllarda insanların düşünüş, inanç, yaşayış ve yetenekleri hakkında bilgi verirler. Geçmişi öğrenerek bugünü anlamamıza yardımcı olurlar.

Eski eserlerin derlenip toplanması önce İngiltere’de başlamıştır. imparatorluğun değişik yerlerinden toplanan belgeler, kalıntılar, heykeller başkente getirilerek bugünkü müzenin ilk biçimi oluşturulmuştur. Daha sonra Avrupa'nın öteki ülkelerinde de benzer çabaların gösterildiğini görüyoruz.


Müzeler başlangıçta halka açık değildi. Müzelerden devlet yöneticileri ile bilginler yararlanıyordu. 1850 yılından sonra müzelerdeki eski eserler sergilenerek halkın ilgisine ve bilgisine sunuldu.

Yurdumuzda müze çalışmaları 1846 yılında Ahmet Fethi Paşa tarafından başlatıldı. İlk müze İstanbul’da Aya İrini Kilisesi'nde kuruldu. Daha sonra Osman Hamdi Bey zamanında yurdun çeşitli bölgelerinde özellikle Nemrut Dağı'nda eski Sayda kentinde yapılan arkeolojik kazılardan çıkan eserler İstanbul’a getirildi. Bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzesi kuruldu. Osman Hamdi Beyin ölümünden sonra bu göreve Halit Eldem atandı. Onun zamanında Türk İslam eserlerini içine alan «İslam Müzesi» kuruldu.

1924 yılında Topkapı Sarayı müze olarak hizmete açıldı. 1928 yılında Etnografya Müzesi tamamlanarak hizmete girdi. 1934 yılında Ayasofya müze olarak hizmete sunuldu. Bu arada Konya, Bursa, Manisa, İzmir, Kayseri, Afyon, Antalya, Edirne, Adana illerimizde müzeler açıldı. Açılan müzeler geliştirildi. Eski müzeler onarıldı.

Cumhuriyet döneminde bir yandan müzeler açılırken öte yandan da arkeolojik kazılar yapıldı. Roma Hamamı, Ahlatlıbel, Alacahöyük, Alişar, Boğazlıyan kazıları ilk milli arkeolojik kazılardır. Bu kazılardan çıkan eserler Ankara'da Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ndedir.

Ülkemiz toprakları üstünde birçok uygarlıklar yaşanmıştır. Bu uygarlıkların kalıntıları, anıtları belgeleri müzelerimizde sergileniyor. Yurdumuzda bugün yüz yirmi yedi müzemiz vardır, bu müzelerde toplam iki milyonu aşan eski eser sergilenmektedir.

Yurdumuza gelen turistlerin büyük bir çoğunluğu bu müzelerimizi gezmektedir. Müzelerimizi zenginleştirmek için bulduğumuz eski eserleri müze yöneticilerine teslim etmeliyiz. Çevremizde izinsiz kazı yapılıyorsa durumu ilgili makamlara bildirmek bir yurttaşlık görevidir.

Yurdumuzun tarihi değerlerine eski eserleri koruyarak sahip çıkmalıyız. Bu onurlu bir yurttaşlık görevidir.




MÜZELERİMİZ

Aşağıda okuyacağınız yazıda müzeciliğimizin dünü ve bugünü özet olarak değerlendiriliyor.

Yüzyıldan fazla bir geçmişi olan Türk müzeciliği ilk zamanlar yalnız İstanbul’da ve belirli bir kesime seslenirken sonradan yurt düzeyine yayıl­mıştır. Bugün çağdaş batılı müzelerle boy ölçüşecek düzeye erişmiştir. Uzun bir süre camilerde, medreselerde, yıkık binalarda çeşitli zorluklarla müzeciliğimizi sürdüren Anadolu'nun müzecilerine bugün çok şey borçlu olduğu-muzu belirtmeliyiz.

Eski ve yıpranmış müzelerimizin yerine kültür birikiminin zengin olduğu il ve ilçelerde yapılan yeni modern müzelerimiz o kadar çoğalmıştır ki ülkemizi ziyaret eden yabancı turistler bile bu gelişmeyi şaşkınlıkla karşılamaktadırlar. Bu çoğalma Türkiye'de turizmin gelişmesine bağlanabilir.. Ya da kalkınma harekelerinin normal sonucu olarak kabul edilebilir.

Devletin bunca katkı ve ilgisine rağmen halkımızın müzelere olan ilgisi üzülerek belirtelim ki aynı oranda olmamıştır. Özellikle büyük müzelerimizde yerli ziyaretçi sayısı yabancılardan çok az olmuştur. Bunun nedenleri arasında on beş, yirmi yıl öncesine kadar özellikle Anadolu müzelerinin elverişsiz yapılarda ve tamamen bir depo görünümünde olmaları ve bu duru­mun insan üzerinde yarattığı kötü iz olabilir. Durum şimdi öyle değildir.

Müzeler artık geçmişle aramızda kültür köprüsü kurulan eğitim yerleri olmuştur. Günümüzden yüzlerce yıl önce yaşamış insanların kültürleri, yaşa­yış biçimleri hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlamaktadır. Müzeler yalnız geçmişteki kültür varlıklarının sergilendiği yer değil, aynı zamanda Etnografya, fen, doğa ve folklor müzelerinde yakın geçmişin sanat ve zeka ürünlerinin ortaya konduğu yerlerdir.


Müzelerimizin görevlerinden biri kültürel varlıkları korumak ise diğeri eğitimdir.

Polonya’daki bir müzenin önündeki şu yazı müzenin önemini çok güzel açıklıyor «Geçmiş, gelecek içindir»

Sabahattin TÜRKOĞLU

Gençlik Haftası

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı Nedeniyle 19-25 Mayıs Tarihlerinde Gençlik Haftası Kutlanmaktadır.

Kardeşlik Haftası

Kardeşlik Haftası ve sevgi
“Deliye göre her gün bayram” derler. Kutlayacak olana, her haftanın bir adı var. 28 Nisan-4 Mayıs arasını da “Kardeşlik Haftası” olarak ilân etmişler. Kim etmiş, niçin etmiş, diye sorarsanız, inanınız ben de bilmiyorum. Ama kime ne zararı var?
Kardeşlik denilince, İbrahim Zeki Burdurlu’nun uzun ama güzel şiirini hatırlarım. Şiirin adı, Kardeşlik Türküsü:
Gözlerime bak sen varsın
Ben varım senin duygularında
İyilik güzellik doğruluk,
Kardeşçe bir mavi yolculuk.
Sen benim içime doğarken
Ben senin sözlerin olayım.
Adımlarımız aynı türküde
Yollar, bir olduğumuz için hür
Uzaklar yakın, çok yakın
Gök, avucumuzda görünür.
Sen yelkenlerime dolarken,
Ben senin denizlerin olayım
Ne var aynı düşünmeye candan
Neden başka seslere doğru,
Üçümüz, beşimiz, milyonumuz
Hepimiz bir tek insan yağmuru.
Sen benim dileklerime yorul
Ben senin dizlerin olayım.
Aynı gök, aynı toprak, aynı gün
Bir kardeş halkasıyız el ele
Koş Van’dan İzmir’e can can
Bak dönmüş vatan bir tek güzele.
Sen benim acılarıma solarken
Ben senin gündüzlerin olayım.
Bir ufkun içinde bir tan var
O hepimize tek ocak,
Uçarı sevgilerle yücelen
Altmışbeş milyonda tek bayrak.
Siz benim yaralarımı sarın
Ben sizin, sizlerin olayım.
Tut elimden tut özümden
Gel varlığıma kanat ol
Ben senin varlığında eridim
Sen yeniden, yeniden hayat ol.
Sen benim baharımı renklerken
Ben senin gözlerin olayım.
Ayrılma yollarından gel bana
Ben koşayım sana yollarımdan
Acıda, yasta, sevinçte, bayramda
Topla yemişlerimi dallarımdan.
Sen tek kurtarıcım olurken
Ben zafer gözlerin olayım.
Kardeşlik Haftası’nı belirleyenler, sevgi-saygı duygularını geliştirmeyi amaçlasalar gerek. Kardeşlikten ben böyle anlıyorum.
Sevgi, sevmek ve sevilmek... Birbirini tamamlayan ne güzel sözcükler bunlar. Sevgiyi pozitif bir enerji yoğunluğu olarak tanımlayanlar var. Sevgi, ilişkilerde, insanın var olduğu günlerden günümüze kadar, gücünü koruyan bir olgudur. Yaşamak içgüdüsünün temelidir sevgi.
Boşuna söylememişler, “Sevgi ya da aşk bir hazinedir, o en ağır öyküleri hafif, en karanlık günleri aydınlık yapar” diye. Leyla ile Mecnun öyküsünü anımsarsınız.
Leyla hiç de güzel değilmiş. Mecnun’a sormuşlar:
“Onca sıkıntı bunun için miydi?”
Mecnun yanıtlamış:
“Hayır gönlümdeki Leyla içindi!”
Sevgi veya aşk.. Sözlüklerimize bakacak olursak, ister Tanrı sevgisine yönelik olsun, ister canlı ve cansız varlıklara duyulan tutkulara, arzulara yönelik olsun, birbirine yakın kavramlardır bunlar. Din farkı olmaksızın inanç dünyasında, en yüce güzelliktir sevgi... Sevgi, Tanrı’nın insanlara bağışladığı duyguların en üstünüdür.
Gönlünde ister kendini Yaratan’a, isterse Yaratan’ın yarattıklarına karşı sevgi duyan, başkalarının yararını, kendi çıkarlarından üstün tutan, gerektiğinde özveride ileri gidebilen, karşılık beklemeyen, bu niteliği, yaşamının bir simgesi olarak taşıyabilen kişi mutlu olur. Seven kimse, kendini sevdiğinde görmek ister. Kin ve isteri krizlerinden temizlenir. Sevdiğini hoş tutmaya, hoşlanmayacağı şeylerden sakınmaya çaba gösterir.
Müslümanlıkta en büyük sevgi, bizi yaratan Tanrı’yadır. Sonra O’nun yarattığı bütün canlılara ve özellikle yaratıkların en onurlusu olan insanadır. Yunus Emre’nin “Yaratılanı hoş gör, Yaratan’da ötürü” felsefesi, Türk geleneğinin bir yansıması değil midir?
Konuyu evrenselleştirebiliriz :
Temelinde sevgi bulunan toplumlar düşmanlık ve kinden uzak kalarak, çevrelerine sevgi ve sevecenlik dağıtmayı başarmışlar.. Olumlu düşünenler, iyi girişimde bulunanlar için yaşam, güzelliklerle doludur. Başkalarını mutlu kılmaya çalışanlar, severler, sevilirler. Gerçek mutluluk budur. Bütün dinlerin ana öğretisi sevgidir.
İnsanlığa aydınlık saçan Türk büyüğü Ahmet Yesevi’nin “Sevgi tohumları ekelim ki, sevgi çamurları yetişsin!” öğüdünü unutmamak gerekir. Hazreti Muhammed: “Mü’min, geçinen ve kendisiyle iyi geçinilen kimsedir. Sevmeyen ve sevilmeyen kimsede hayır yoktur. Birbirini seven iki kimseden Allah katında en sevgili olanı, arkadaşını daha fazla sevendir.” diye buyurmuş... Yine Peygamberimiz, “Kardeşinin uğradığı bir zarardan dolayı sevinme, sonra Allah, ona merhamet eder, seni o zor duruma sokar.” demiştir. Bir başka anlatımla, insanlara acımayanları Allah da acımaz.
İslâm öncesi Türk toplumlarında, insanları sevmek, onların gönüllerini kırmamak töresi var... Çok eski bir atasözümüz şöyle :
“Gönül yiken, (yıkan) Tanrı’ya irmez. (kavuşamaz)/Gönül yapmak, arş (en yüce kat) yapmak olur”. İşte bu sözden esinlenen Ahmet Yesevi bir şiirinde “Peygamber buyruğudur, kafir de olsa incitme insanı./Sevmez Tanrı gönül inciten katı kalplileri” diyor. Ahmet Yesevi’den aktarılan bu ışık Yunus Emre’de:
“Gönül Çalab’ın tahtı/Çalap gönüle baktı/İki cihan bedbahtı/Kim gönül yıktı ise” şeklinde gelecek kuşaklara yansıtılıyor.
Yine İslâm öncesinde, Türk toplumlarında küçüklere sevecenlikle, büyüklere saygı ile yaklaşmak töresi vardır. Gelenek ve göreneklerimizde sevginin bir başka alanı da ulus sevgisi.. “Ulusın bilmeyen, Tanrı’sın bilmez” Türk atasözü, bunun kanıtıdır...
Bunlar; birlik içerisinde olmak, sevmek, yardımlaşmak, tasada ve kıvançta ortak bulunmak gerektiğinin anlatımlarıdır. İnsanlığın değişim yaşadığı, şekillendiği çağımızda, Yunus Emre’nin, Mevlâna’nın, Hacı Bektaş Veli’nin “insanı en kutlu değer sayan” anlayışlarına gereksinim duyulmaktadır.
Hacı Bektaş Veli şöyle söylüyor:
“Sevgi varken nefret niye, / Barış varken savaş niye/ Kardeşlik varken didişmek niye / Dostluk varken düşmanlık niye / Hoşgörü varken bağnazlık niye,/ Özgürlük varken tutsaklık niye, / Adalet varken, haksızlık niye?"
Tanrı insanı sevgi ile var etti. Varlığın temelidir sevgi. Sevginin ilerisi aşk. Yunus gibi düşünenler, Tanrı’nın yarattıklarına da sevgi ile yönelmişler, onların en yücesi olan insan sevgisine ulaşmışlar.. İşte insanlığın gereksinim duyduğu anlayış, en köklü sevgi, en gerçek hoşgörünün kaynadığı budur: Kendi inancını içtenlikle yaşamak, başka inançlara hoşgörüyle bakmak.. Hepsinin kaynağı sevgidir.. Sevginin nasıl yüce değer olduğunu Mevlâna şöyle göstermektedir.
“Sevgiyle acılar tatlı olur. Sevgiden bakırlar altın olur. Bulanık sular durulaşır sevgiden. Sevgiden dertler şifa bulur. Cansızlara can veren sevgidir. Sevgidir kul eden sultanları ....”
Mevlâna bütün insanlığa şöyle sesleniyor. “Kardeşlerim, kardeşlerim. Bir kuvvetin, bir duygunun etkisi altında kalmayın. Kalplerimizin gerçeklere, gerçek güzelliklere açılmasını istiyorsanız sevin, birbirinizi sevin. Dostça sevin. Sevgi gönül cennetinin kapılarını açan anahtardır..”
Gelelim bütün bunlardan çıkaracağımız sonuca: Sevgi sözde kalmamalı. Öze geçmeli. Sevgi çok söylenmeli. Derin yaşanmalı. Biz sevgiye muhtacız. Havaya, suya, ekmeğe muhtaç olduğumuz kadar. Birbirimizi sevmemiz gerek. Bu yetmez. Bunu bilmemiz, bildirmemiz gerek. Haz. Peygamber “Bir kardeşine karşı sevgi duyuyorsan bunu ona söyle. Onda da sana karşı sevgi doğar” buyuruyor.
Diyorum ki: Ben hepinizi seviyorum. Atatürk’ü seviyorum. Ülkemi, ülkemin bütün insanlarını seviyorum. Bunu söylemekten sevinç duyuyorum.
Ama lütfen içinizden gelen sevgi sözcüklerini söylemek için yarınları beklemeyiniz.

Ahmet ÖZDEMİR

Avrupa Günü

5 Mayıs 1949 Avrupa Konseyi'nin kuruluş tarihidir. Avrupa Konseyi'ne üye ülkelerde 5 Mayıs Avrupa Günü olarak kutlanır.

Bu nedenle üye ülkelerde 5 Mayıs günü toplantılar düzenlenir. Bu toplantılarda Avrupa Konseyi'nin kuruluşu, amacı, ilkeleri anlatılır. Çalışma organları tanıtılır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi okunur.

Avrupa yeryüzünün bilinen en eski kara parçalarından biridir. İnsan hakları, demokrasi, eşitlik düşüncesi dünyada ilk kez bu kıt'a ülkelerinde ortaya atıldı. Teknik önce Avrupa'da doğdu. Endüstrileşme hareketi bu kıt'a ülkelerinde başladı. Güzel Sanatlar bu kıt'a ülkelerinde doğdu, gelişti. Bu nedenlerle Avrupa hem kıt'a adı, hem de bir uygarlığın adıdır.

Avrupa Birliği'ni kurma çabalarını Avusturyalı bir devlet adamı başlattı. Öneri Birleşmiş Milletler Cemiyeti tarafından ele alındı. O sırada Almanya ikinci Dünya Savaşı hazırlığı içindeydi. Bu girişim Almanlar tarafından engellendi. İkinci Dünya Savaşı sonunda Avrupa kana bulandı. Savaş sırasında kentler yakıldı. Köyler, kasabalar yok oldu. Ülkeler harabeye döndü.

Avrupa Birliği çalışmaları yeniden başladı. 1948 yılında Fransa, İngiltere, Belçika, Hollanda, Lüksemburg dışişleri bakanları bir araya gele­rek on sekiz üyeli bir komite kurdular. Bu komite Avrupa Konseyi'nin kuru­luş hazırlığını tamamladı. 5 Mayıs 1949 günü Avrupa Konseyi'nin statüsü Fransa İngiltere, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Danimarka, İrlanda İsveç, İtalya başbakanları tarafından imzalandı. Çok geçmeden Türkiye Yunanistan, İzlanda. Federal Almanya, Avusturya, İsveç, Kıbrıs, Malta ispanya Avrupa Konseyi'ne üye oldular.

Avrupa Konseyi'nin merkezi Fransa'nın Strasbourg kentindedir.

Avrupa Konseyi'nin kuruluş amaçlarını şöyle sıralayabiliriz.

Avrupa Konseyi'ne üye ülkelerde demokrasinin yerleşmesini yaşamasını sağlamak,
Kişilerin temel hak ve özgürlüklerini korumak
Hukukun üstünlüğü ilkesini gerçekleştirmek,
Üye ülkelerin ekonomik yönden gelişmelerine yardımcı olmak,
Üye ülkelerin sosyal, kültürel bakımdan üstün bir düzeye ulaşmasını sağlamak.

Avrupa Konseyi'nin organları ve özet olarak görevleri şunlardır :

Bakanlar Komitesi: Üye ülkelerin dışişleri bakanlarından oluşur, kuruluşun en yüksek organıdır.

Danışma Asamblesi: Üye ülkelerden gelen milletvekillerinden oluşur.

Sekreterya: Genel sekreter ve genel sekreter yardımcısından oluşur.

AVRUPA KONSEYİ'NİN SAĞLADIĞI YARARLAR

Avrupa Konseyi kurulduğundan bu yana üye ülkelere şu yararları sağlamıştır:

Avrupalılar birbirini daha yakından tanımaya başlamışlardır.
Avrupa insan Hakları Sözleşmesi imzalanmıştır.

İnsan baklan önemli ölçüde güven altına alınmıştır.

Üye ülkeler arasında kültürel anlaşmalar yapılmıştır.

Avrupa Konseyi'nin kuruluşu ile Avrupa devletleri arasında savaş tehlikesi azaldı. Ülkeler arasında iyi ilişkiler dönemi başladı. Alınan bu sonuç bile Avrupa, kıtasındaki ülkelerde yaşayan insanların mutluluğuna bir katkıdır.

AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ

Avrupa Konseyi Üyeleri; 4 Kasım 1950 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini imzaladılar. Sözleşme, İnsan Hakları Evrensel Bildirisinde yazılı hakların gerçekleşmesi için, Avrupa ülkelerinin ortak çalışmasını öngörüyor.

Avrupa insan Hakları Sözleşmesinin belli başlı maddeleri şunlardır:

Avrupa Konseyi'ne üye ülkeler, yurttaşlarına, İnsan Haklan Evrensel Bildirisi'nde yazılı hakları tanır.

Herkesin yaşama hakkı yasa ile güvence altındadır.
İnsana işkence edilemez. İnsan onurunu kırıcı davranışlarda bulun­mak yasaktır.

Hiç kimse köle ve kul gibi çalıştırılamaz.
Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir.
Yargılama açıktır. Kişi savunma hakkına sahiptir.

Hiç kimse yasada yazılı olmayan bir suçtan dolayı cezalandırılamaz.

Herkes aile yaşamına, konut dokunulmazlığına ve haberleşmeye saygılıdır.

Her kişi düşünce ve inanç özgürlüğüne sahiptir.

Kişilerin düşündüğünü anlatma ve açıklama hakları vardır.
Herkes güvenliği bozmayan toplantılara katılır. Sendika ve dernek kurabilir.

Evlenme çağına gelen erkek ve kadın aile kurma hakkına sahiptir.

Bu sözleşmede belirlenen hakların kullanımı engellenemez.
Sözleşmede sayılan haklar; cins, soy, renk, din, dil, inanç ayrımı yapılmaksızın tanınmıştır.

Savaş zamanında ve ulusun varlığı tehlikeye düştüğünde bu haklar kısıtlanabilir.

Sıralanan bu hakların korunması amacıyla Avrupa İnsan Hakları Divanı kurulmuştur. Sözleşmede tanınan haklara aykırı hareket edildiğinde Avrupa insan Hakları Divanı’na başvurulur.

Hıdrellez

Hızır ve İlyas (a.s)'ın her bahar başlangıcında buluştuklarına inanılan milâdi 6 Mayıs, Rumî 23 Nisan'a rastlayan güne verilen isim. Söz konusu günde Hızır ve İlyas (a.s)'ın buluşarak sohbet ederler ve bu günlerde vakitlerini Allah yolunda olmanın ve birlikteliklerinin verdiği sevinçle kuvvet bulurlardı. Hızır (a.s)'ın Allah'ın lütfu ile dolaştığı yerde yeşillikler çıkar ve çorak yerler çiçeklere bezenirdi. İşte bu olaya dayanarak, halk zamanla bu günlerde buluşup Hızır ve İlyas (a.s) ın geleneğini sürdürmek amacıyla özel anda ve dua günleri tertib eder olmuşlar. Ancak bu zamanla aslî hüviyetinden çıkarılarak günümüzde olan şekliyle Hıdrellez adını almıştır. Günümüzde kullanılan mânası ise; İnsanların kıştan kurutuluşlarının bir işareti ve bahar güneşinden faydalanma, piknik yapma, stres atma, eğlenme, nişan, düğün, sünnet törenleri tertip etme, uğursuzlukları giderme, adak adama, dilekte bulunma gibi düşünceleri gerçekleştirme amacıyla gelenekselleşen "bahar bayramı" inancıdır ki tam bir bid'at olarak ortaya çıkmıştır.

Hızır, Hıdır yahut Hadır Arapça bir kelime olup, yeşillik mânasına gelmektedir (Tecrîd-i sarîh Tercümesi, IX,144). İslâm âlimlerinin çoğuna göre Kur'ân-ı Kerîm'in Kehf sûresinde geçen Salih adam kıssasından Hızır (a.s)'ın anlaşıldığı ve onun Peygamber olduğu görüşü müfessirlerin bazılarının tercih ettiği bir görüştür (İbn Kesîr, Tefsir, V,179; el-Kehf,18/65). Ancak bazı âlimler tarafından da Nebî değil Velî olduğu görüşü ileri sürülmektedir (Tecridî Sarîh tercümesi, IX, 145). Ebû Hureyre (r.a)'den nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s), Hızır (a.s)'a Hızır denmesinin sebebini izah ederken; "Hızır otsuz kuru bir yere oturduğunda ansızın o otsuz yer yeşillenerek hemen dalgalanırdı"buyurmaktadır (Tecrîdî Sarih tercümesi, IX, 144).

Hızır (a.s) Kur'ân-ı Kerîm'in Kehf suresinde "Kullarımdan birisi..." şeklinde sabit olmuştur. Veli olduğunu dahi kabul etsek, "İkinci Tabaka-i Hayatta bulunmaktadır. Bu mertebede aynı anda çok yerde bulunmak mümkündür."

İlyas (a.s) İsrailoğulları Peygamberlerinden olup Kur'ân-ı Kerîm'de ismi geçen ve Tevrat'ta "Elia" diye zikrolunan Peygamberdir. M.Ö. IX. asırda yaşadığı ve daha sonra zamanın hükümdarları ile çok mücadele ettiği, çoğu zaman mağaralarda yaşadığı kaydedilmektedir.

Hz. İlyas (a.s) yada "İlyasîn" şeklinde ismi zikredilen (es-Sâffât, 37/130). Peygamberliği bildirilen "Hiç Şüphe yok ki İlyas gönderilen Peygamberlerdendir" (es-Sâffât, 37/123), şeklinde hitab edilen İlyas (a.s.) İsrailoğullarına Allah'ın elçisi olarak gittiğinde onlar "Ba'l" adında dört cepheli put'a tapıyorlardı. Hz. İlyas'ın bütün gayretlerine rağmen İsrailoğulları bu puta tapınmaktan vazgeçmemiş Hz. İlyas'ın Peygamberliğini yalanlayarak (es-Saffât, 37/ 124). Onu ülkeleri olan Ba'lbak'ten çıkarmışlardı. Fakat Allah'ın gazabı bunların üzerine geldiğinde pişman olmuşlar ve İlyas (a.s)'ı geri çağırmışlardı. Ancak tekrar nankörlük etmişler, bunun üzerine İlyas (a.s) oradan uzaklaşmıştır.

İlyas (a.s)'ın İsrailoğullarından ayrılması Hızır (a.s) ile buluşması gerçekleşti. Bu buluşma "Hızır İlyas" iken sonradan Hıdrellez şeklinde değiştirilmiştir.

Halk inançlarında Hıdrellez:

Hızır'da darda kalanlara yardımcı olma, bereket getirme ve gelecekte dilekleri gerçekleştirme vasıflarını görmek mümkündür. Geceden gül dallarına gümüş kuruşlar, çeyrekler, kırmızı bezler bağlanır, gül dibine genç kızlar yüzük atar, mani söyler, içki sofraları hazırlanır, davullar eşliğinde oyunlar oynanır, su kenarlarında, yeşilliklerde eğlenilir, ateşten atlanılırsa ev sahibi olacağına inanılır; öküzü arabaya koşmama... vb. gibi İslâm'la çelişen ve din ile ilgisi olmayan inançlara rastlanmaktadır. Aynı şekilde Hıristiyan inancına göre Saint Georges yortusu da bizim halk geleneklerimizle paralellik arzeder ve Hıdrellezle aynı günde kutlanmaktadır. Görüldüğü üzere İslâm'ın Tevhid bilinçliğinden uzak, sahte mitolojik dürtülerin ve şamanist kalıntılarını uzantılarını yansıtan günümüz Hıdrellez anlayışıyla, Hıristiyan Saint Yortusunun paralelliği de göstermektedir ki İslâm dışı her şeye yakınlık duyma ama İslâm'ın gerçek kimliğine karşı çıkma düşüncesinin neticelerini gözler önüne sermektedir.

Şu anda geçerli ve yürürlükte bulunan Hristiyan kültürüne paralel olarak İslâm dünyasının Secular rejimlerle yönetilmesi ve bu kültürlerinde İslâm Öncesi mitolojik özelliklerden oluşan geleneksel "Ulusal İslâm" anlayışıyla paralellik arzetmesi, müslümanların tevhidî bilinçlerinden uzak olmalarının bir neticesidir. Şüphesiz ki Allah'ın va'diyle İslâm dünyası kendini değiştirmedikçe Allah'ta müslümanların durumunu düzeltmeyecektir. Allah şöyle buyuruyor; "Kim İslâm'dan başka bir din (hayat Nizamı) ararsa, ondan (bu din) asla kabul olunmaz ve o, ahirette de en büyük zarara uğrayanlardandır: Kendilerine apaçık deliller gelmiş, O Peygamber'in şüphesiz bir hak olduğuna da şahitlik etmişlerken imanlarının arkasından küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidayete erdirir (muvaffak eder)? Allah zâlimler gürûhunu hidâyete erdirmez. Muhakkak Allah'ın Meleklerin, bütün insanların lâneti onların üzerlerinedir. İşte onların cezaları" (Âlu İmrân, 3/85-87).

Naci YENGİN

Anneler Günü

Mayıs ayının ikinci pazar günü Anneler Günü'dür. Anneler Günü evrensel bir gündür. Dünyada milyonlarca ana bugün çocukları tarafından sevgi ve saygı ile anılır.

Anneler Günü ülkemizde 1955 yılından bu yana kutlanıyor. Türk Kadınlar Birliği ülkemizde her yıl çocukları için büyük fedakarlığa katlanan annelerden birini yılın annesi seçer. Yılın annesinin kişiliğinde tüm annelere iyi dilekler sunulur.

Amerika'nın Filedelfiya eyaletinde 9 Mayıs 1966 günü Jarvis isimli bir kızın annesi öldü. Annesini çok seven Jarvis'in üzüntüsü aylarca sürdü. Hayatla kimsesi kalmayan Jarvis ölüm olayına bir türlü alışamadı. Yaşama küstü. Canlılığını, yaşama sevincini yitirdi. Yemedi, içmedi bir ara ölmeyi bile düşündü. Jarvis'in bu durumunu yakından izleyen komşusu Jarvis'le arkadaş oldu. Bir gün yaşlı komşu söyleşi sırasında Jarvis'e «İnsanlar doğar, yaşar, ölür. Bu bir doğa kanunudur.» dedi.

Bu iki cümle, Jarvis'i çok etkiledi. Ölümün de doğmak, yaşamak gibi bir doğa olayı olduğunu düşündü. Ancak bu doğruyu bulmak Jarvis'in annesine olan sevgisini azaltmadı.

Aradan geçen süre içinde ölüm sözcüğünün soğukluğu gitti. Yerine anne sevgisinin sıcaklığı geldi. Artık Jarvis annesini gözyaşları ile değil, severek anmaya başladı. Acıları azaldı. İçinde arı, duru bir sevgi oluştu.



Aradan bir yıl geçti. Bu süre içinde Jarvis, hemen her gün annesinin mezarına çiçekler götürdü. Jarvis'in annesinin ölüm yıldönümünde bütün arkadaşları eve geldi. O gün Jarvis arkadaşlarına :

— Geçen bir yıl içinde çektiğim acılar bana şunu öğretti «Dünyada anne sevgisinin yerini dolduracak hiçbir sevgi yoktur. Yılın bir gününü annelere ayıralım. O günü annelerimizle ilgili anılarla dolduralım. Böylece annelerimize olan sevgi borcumuzu ödeyelim.» dedi.

Arkadaşları Jarvis'in önerisini&l

 
24 Ekim 2012 Çarşamba 10:58 
Yorum YapYazdır
 
 
 
(0 Yorum Yapıldı)Yorumlar
<p>Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.</p>
 
Bu Kategorideki Diğer Haberler
 
Son 24 Saat
Haberler RSS Beslemesi
 
Anket
 
Tarihte Bugün
1795 - Fransa'da kadınların toplantılara katılması yasaklandı.
1904 - FIFA'nın Paris'te kurulması.
1919 - İzmir'in İtilaf Devletleri tarafından işgalini protesto için Sultanahmet Mitingi yapıldı, mitinge 200 bin kişi katıldı.
1928 - Türk Vatandaşlığı Kanunu kabul edildi, tekke ve zaviyeler kapatıldı.
1938 - İstanbul Elektrik Şirketinin hükümetçe satın alınmasına ilişkin sözleşme Ankara'da imzalandı.
1945 - Nazi liderlerinden Himmler, müttefiklerin eline geçmemek için siyanür kapsülüyle intihar etti.
1949 - Sovyet lideri Josef Stalin, Berlin ablukasını kaldırdı ve II. Dünya Savaşı sonrası ikiye bölünen Almanya'nın batısında federal cumhuriyet ilan edildi.
1960 - İsrail ajanları, 6 milyon Yahudinin ölümünden sorumlu tutulan Adolf Eichmann'ı Arjantin'de ele geçirdi. Eichmann yargılanmak üzere İsrail'e götürüldü.
1965 - Adalet Partisi Antalya Milletvekili İhsan Ataöv, "milliyetçi öğretmenler ayaklandığı gün içim müsterih olacaktır. Ölenler şehit, kalanlar gazi sayılacaktır" dedi.
1971 - İstanbul'da sokağa çıkma yasağı kondu. 25 bin asker ve polis kentte arama yaptı.
1978 - İmralı Cezaevi'nden kaçan ABD'li Billy Hayes'in yazdığı roman 'Geceyarısı Ekspresi' adıyla sinemaya aktarıldı. Türkiye, filmi protesto etti.
1992 - İstanbul'a 117 yıl hizmet eden Galata Köprüsü yerinden sökülerek Haliç'e çekildi.
2002 - Ankara'nın en eski ve en büyük sinemalarından Akün, 1975 yılında Ertem Eğilmez'in unutulmaz filmi 'Hababam Sınıfı' ile açtığı perdelerini, yine aynı filmle bir daha açılmamak üzere kapattı.
2006 - Türk-Yunan F-16 uçakları çarpıştı.
 
 
Kurumsal

İçerik

EĞİTİM

KPSS

MEMUR

Yukarı Çık